Nesrin Nas
Haz 10 2018

Bir rüyanın dramatik sonu

Tüm uyarıların kulak arkası edilmesinin bedelini enflasyon ve devalüasyon sarmalının tehlikeli sularında yüzmekle ödeyeceğiz. 

Faizin tepesine bastırarak enflasyonu, kurları kontrol altında tutacağına ve iç tüketime dayalı yüksek haneli büyüme ile ekonominin tüm sorunlarını çözeceğine inanan ya da inandırılan, daha vahimi ekonominin bilim değil cesaret olduğuna ikna olmuş bir Cumhurbaşkanı’nın inadı sayesinde döviz kurları yılbaşına göre yüzde 20, faizler de on beş günde yüzde 13.5, yüzde 16.5, derken yüzde 17.75’e yükselerek, Türkiye’yi dünyada en yüksek faiz veren ülkeler arasında dördüncü sıraya oturttu.

Ne yazık ki enflasyon kontrolden çıkmanın eşiğine geldi, ve fiyatlama davranışı bozuldu. 

TÜFE yıllık yüzde 12.1, ÜFE de yüzde 20.4 arttı. 

Zurnanın zırt dediği yer de burası. 

Bu yüzde 20’nin üzerindeki maliyet artışı eninde sonunda perakende fiyatlara yansıyacak.

Tüketiciye yansıtılacak maliyet artışı sadece bununla da kalmayacak. 

Akaryakıtta ÖTV eritilerek karşılanan ve fiyatlara yansıtmak için seçim sonrasını bekleyen zamlar var. 

Kaldı ki, çekirdek enflasyonda da son 3 aylık ortalama fiyat artış ivmesi yüzde 20’lerde seyrediyor. 

Yani, kısa bir süre sonra, Yeni Şafak’ın “İhanet gibi karar” manşetiyle verdiği faiz artışları da derde deva olmayacak.

Kaldı ki, Yeni Şafak’ın bu manşeti, Erdoğan ve arkadaşlarının bu faiz artışına kerhen razı olduklarının dışa vurumu...

Bu nedenle, Kasım 2017’den bugüne faizlerin 575 baz puan artırılmasına rağmen döviz  kurları düşmüyor. 

Şayet Erdoğan hem başkanlığı hem de partisi Meclis çoğunluğunu kazanırsa, yatırımcı, Merkez Bankası’nın elinin kolunun bağlı olacağından ve faiz kararını Saray’ın vereceğinden neredeyse emin. 

Erdoğan’ın seçimleri kazanması, uzun bir aradan sonra, portföy yatırımcıları tarafından en kötü senaryo olarak fiyatlanıyor.

Çünkü Erdoğan’ın Bloomberg’teki sözleri de, danışmanlarının yazıları da hiçbir tartışmaya yer bırakmıyor. 

Bu da bugün eli serbest gibi görünen Merkez Bankası’nın bu durumunun seçimlere kadar süreceği, seçim sonrasında ülkenin nasıl bir para politikası izleyeceğinin belirsiz olduğu kanısını besliyor.

İşte bu nedenle Moody's 1 Haziran'da Türkiye'nin "Ba2" seviyesindeki kredi notunu, gelecek dönemdeki makroekonomik politikalara yönelik belirsizlik gerekçesiyle izlemeye aldığını açıklamasının ardından, 17 Türk bankasının notunu düşürdü. Ayrıca bu 17 bankayı da kapsayan toplam 19 finansal kurumu not indirimi için ve 6 Türk bankasının ihraç ettiği ipotekli tahvillerin de not düşürme için izlemeye alındığını açıkladı. 

Özetle ekonomide hasar çok büyük. 

Elimizde kur hasarlı bilançolar, sürekli yükselen fiyatlar ve resesyona giren bir ekonomi kaldı. 

Ne yazık ki finansal piyasalardaki yangını söndürmek yerine, ‘faiz sebep enflasyon neticedir’ diyerek ateşin üzerine benzin dökenlerin, cesaret işi dedikleri ekonominin temel yasalarına sırt çevirerek, Türkiye’yi uzun sürecek bir resesyona nası sürüklediklerinin daha iyi anlaşılması için Erdoğan’ın baş danışmanı Profesör Cemil Ertem’in makalesine Profesör Ahmet Aykaç ile birlikte yazdığımız cevaptan bazı bölümleri buraya alıyorum.

“Ertem, 17 Mayıs tarihinde Milliyet gazetesinde “Enflasyon-faiz Üzerine: Teorik Bir Giriş” adlı bir yazı yayınladı ve “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söyledikleri bugün tam da çağdaş bilimsel iktisat teorisinin konusudur. Bunun aksini savununlar da çöp olmuş, bilim dışı bir safsatanın kurbanlarıdır” diyerek Erdoğan’ın bu söylemlerinde niye kuramsal olarak haklı olduğunu izah etmeye çalıştı.  
... 

Yazısının dayanağı olan Fisher Denklemi ekonomi biliminde oldukça temel bir kavramdır ve en basit şekliyle şudur:
 
 i(t) = r(t) + E(π)t
 
Burada:
i(t)    =  t tarihindeki nominal faiz (borç alındığında ödenen faiz)
R(t)  =  t tarihindeki reel faiz  ve
E(π)t  =  t tarihinde borç verilen süre için enflasyon beklentileri
 
Formel derivasyonunu bir kenara koyarsak, bu denklemin altında yatan mantık şudur:  Faiz ileriye bakan bir kavramdır dolayısıyla borcu verenin isteyeceği, parayı verdiği andan geri alacagi zaman arasındaki riskleri karşılayıp üstüne biraz birşeyler alabilmektir.  

Nedir bunlar:  “Paranın zaman değeri” (yani borcu verdikten sonra parayı bir müddet kullanamayacak olmasının kaybı) + sistemik riskler için bir getiri (bu riskler parayı kısmen veya tamamen geri alamama riski ve vergi vs. değişimlerindeki risk) + alım gücündeki olası düşme (enflasyon) riski.

Bütün bunları içeren “faiz” kavramı “nominal” dediğimiz faiz, “reel” faiz ise sırf sistemik riskleri içeren bir “faiz” kavramıdır.
 
Bu formülü yazdıktan sonra şöyle diyor Ertem, “Buna göre, uzun dönemde reel faiz oranının sabit olduğu varsayımı altında nominal faiz oranının artması demek, ekonomide enflasyon beklentisinin de artması demektir. Kısaca, Fisher denklemine göre uzun dönemde faiz oranı ve enflasyon arasında pozitif yönlü net bir ilişki bulunmaktadır.”  
 
İktibas ettiğimiz son cümle, yazısında da dediği gibi, modern makroekonominin temelinde olmakla beraber altını çizdiğimiz kısımda yazdığı gibi birşeyi hiç söylemiyor, ne bu denklem ne de modern makroekonomi.  Hatta, mantığını izah ederken özetlediğimiz gibi tam tersini söylüyor: enflasyon beklentileri artarsa nominal faizler de artar!!
 
Yani özetle:
(1)  Ne reel faiz ne de enflasyon beklentileri görünebilir değişken değiller, müşahede edebileceğimiz yegane değer nominal faiz.  Yani, görünen nominal faizdeki oynamalar ya reel faizlerin oynamasından olabilir ya da enflasyon beklentilerindeki..Uzun vadede dahi Türkiye’de reel faizleri sabit alma varsayımı gerçeğe hiç uymayan bir varsayım.

(2)  Varsaydığı gibi (ki genellikle ekonomistler bu varsayımı yapar) reel faizi uzun vadede sabit tutsak bile ‘i’ ile E(π) arasındaki ilişki E(π)’den i(t)’ye doğru giden bir mantık silsilesinden ortaya çekiyor tersinden değil.

(3)  Şu dediği ise çok önemli ölçüde aldatıcı. uzun dönemde faiz oranı ve enflasyon arasında pozitif yönlü net bir ilişki bulunmaktadır.”  Pozitif ilişki enflasyon beklentileri ile nominal faiz arasında, gerçeklesen enflasyon ile değil.  Eğer her dönemde beklenen enflasyonun gerçekleşen enflasyona eşit olduğunu varsayarsak dediğinin bir anlamı olabilir ki, bu oldukça şüpheli bir varsayım olur.

(4)  Ve en bariz, hatası değil aldatmacası ise bu “pozitif ilişki” dediğinden sebeplilik çıkarmasında. Üstelik, Fisher’in mantığı, daha doğrusu “faiz” kavramının mantığı, beklentilerden faize doğru giden bir mantıktır, tersi değil. 

Tahmin edilebileceği gibi Fisher denklemindeki nominal faiz - enflasyon beklentileri ilişkisi birçok kereler, değişik yan varsayımlarla test edilmiştir ekonomi literatüründe. Fisher’in yaklaşık şeklinde, esasında iki iddia var; biri enflasyon beklentilerinden nominal faize giden pozitif bir ilişki olduğu, ikincisi ise bunun bire bir olduğu (yani beklentilerdeki x puanlık artışın x puan olarak faizleri arttıracağı).  

Yapılan hemen hemen tüm istatistiki çalışmalarda birinci iddia doğrulanmış...

Erdoğan’ın söylemlerini desteklemek için bahsettiği (ama tam referansını vermediği) çalışmalara gelince bu çalışmaların ele aldığı konular Fisher Denkleminden çok daha çapraşık Genel Denge, açık ekonomi dinamiği vb gibi konuları ele alan çalışmalar. Genel olarak deflasyon tehditi altındaki ekonomileri tedavi etmek için geliştirilen, ama şu ana kadar hemen hiçbir ekonomide uygulanmayan teoriler bunlar.  Korkarız Türkiye, bu teorinin ilk deney alanı olacak...tabii bizler bedelini ödeyenler...

Her birinin özel varsayımlarının Türkiye ekonomisi için ne kadar geçerli olduğu da çok şüphelidir.  Üstelik bütün bu lafları acık ekonomilere oturtmaya çalıştığınız vakit “international Fisher effect” denilen bir alana girilir ki, sayın Ertem’in söyledikleri büsbütün manasızlaşır.”

Sonuç olarak danışmanların bize ödettiği maliyet ağır. 

Erdoğan’ın “Tüm vatandaşlarıma sesleniyorum; yastık altında tuttuğunuz dövizlerinizi, paralarınızı, altınlarınızı yatırım mecralarına yatırarak sisteme sokun ve ülkemizin büyümesine katkıda bulunun” çağrısı bunun en açık ifadesi. 

Ne dersiniz? Türkiye ekonomisini uygulanmayan teorilerin deney alanı yapan bu kadro işbaşında kalırsa, ekonominin kuralları çalışır mı? Yoksa ‘üst akılın bir oyunu bu bize’ bağırışları altında enflasyon-kur-faiz sarmalında altta kalanın canı mı çıkar?