Çetin Ünsalan: Sırrı borcunda

Türkiye’nin dolar kuruna karşı alerjisi var. Bunun hem tarihsel tramvalardan kaynaklanan etkisi söz konusu; hem de borç yapısından kaynaklanan gerçekliği… Bu gerçekliği görmeden dolar konuşun konuşmayın vurgusu yapmak ise ayağı yere basan bir yaklaşım değil.

Borca gelmeden önce firmaların alım satım değerlerini hatırlamakta fayda var. Türkiye’deki firmaların üretim yaparken büyük oranda ithalata bağımlı yapısı malum. Zaten yakın dönemde sanayide biraz çarkların dönmesiyle baş gösteren dış ticaret ve cari açık oranları da bunu ortaya koyuyor.

Ülkemizdeki firmaların ağırlıklı bir biçimde girdi maliyetlerini dolar, gelirlerini de avro oluşturuyor. Bu sebeple avro/dolar paritesi, en az dolar kuru kadar önem kazanıyor. Çünkü ihracatçı birim başına düşen kazançsızlık gerçeğini, bir anlamda buradaki parite farkından dolayı tolere edebiliyor.

Bunun ihracatçı için ideal seviyeleri 1,20 ve üzerindeki dolar/avro paritesidir. 1,12 ve altındaki değerler ise işin terse döndüğünün ve alarmın habercisidir. Şimdi dolar kuruna bakmadan önce, şu an paritenin 1,07 seviyelerinde gezdiğini unutmadan risk tanımını yapmamız gerekiyor.

Elbette dolar konusunu hassasiyet meselesi haline getiren bir diğer unsur da borçluluk yapısı… Dün açıklanan kısa vadeli borçlara ya da başka bir deyişle finansman ihtiyacına bakarsak karşımıza 118 milyar dolarlık bir gerçek çıkıyor.

Bu hem kısa sürede finansman ihtiyacı doğururken, aynı zamanda da birim kilogram fiyatlarının arttırılması, yani pazarlık gücü üzerinde de baskı oluşturuyor. Bitti mi? Hayır… Türkiye’nin kısa vadeli borç dağılımına baktığınızda bankalar kaynaklı kısa vadeli borç, reel sektörün borcunun 2,5 milyar dolar üzerinde ve 56,2 milyar dolar seviyesinde…

Fakat her ne hikmetse raporlara, açıklamalara finans dışı reel sektörün borcu yansıyor, riskleri konuşuluyor da, bankaların bu borç gerçeği ele alınmıyor. Oysa borç miktarı açısından reel sektörden 2,5 milyar dolar daha zor durumdalar.

Bu durum sendikasyona çıktıklarında, tıpkı ihracat yapan firmaların pazarlık gücünü azalttığı gibi, bankaların da borçlanma maliyetlerini olumsuz etkiliyor. Bu yapının olduğu bir ortamda da siz faiz oranlarıyla ne kadar oynarsanız oynayın; bankaların gelişigüzel borç vermesini bekleyemezsiniz.

Ama algı 2 binli yılların ortasına kadarki yapı olunca ve gelişmeleri doğru okuyamayınca kavganın boyutu büyüyor. Oysa artık ne biz, ne dünya aynı koşullarda değil.  Eğer bankacılık sektörünün reel sektörü finanse etmesini sağlayacaksak, aklı başında, fizibilitesi yapılmış ve doğru düzgün bir ekonomik model ortaya koymak durumundayız ki, Türkiye bunun çok uzağında.

Ne hedefleri, ne de istatistikleri gerçeği yansıtmıyor. İsteyen ama gereğini yerine getirmeyen bu yapı da, borç miktarını ve kısa vadeli finansman ihtiyacını göz önüne aldığınızda dolar/TL üzerinde baskı yapıyor.

Şimdi çarkların donma dönemine oranla az da olsa dönmesiyle yeniden cari açık finansmanının da buna etki yaptığını düşünürseniz, dolar ihtiyacımızın belirgin bir biçimde arttığını kavramak güç değil.

Bir de elbette uzun vadeli borç tanımı var. İşte sırrın en belirsiz alanı da burası. Çünkü bir kısa vadeli bir de uzun vadeli borç açıklanıyor. 12 aya kadar olan borçlar kısa vadeli sayılıyor üzeri de uzun vadeli. Fakat 12 ay 1 günü de uzun vadeli saymak ne kadar gerçekçi? Mesela Türkiye’nin bu noktada birikmiş borç oranının tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz.

Eminim ki önemli bir dolar kuru baskısı da buradan geliyor. Velhasıl kelam ekonomi yönetimi sadece istiyor. İstemekle kalmayıp, bazı maliyetlerin ve sorunların varlığını da kabul etmiyor. Ama ekonomi dediğiniz şey de siyasetle değil, bilimsel gerçeklere dayalı ekonomi politikalarıyla yönetilme ihtiyacını hissettiriyor.

Ne yapacağız şimdi? Tüm bu gerçekleri görmezden gelip, Bakan Albayrak’ın söylemlerine mi dikkat edeceğiz? Eğer sözlerinde bu gerçekler yok sayılıyorsa, ortaya konulan ifadeler de boş laftan öteye gidemiyor.

Bu yazı Paraanaliz'den alınmıştır