Nesrin Nas
Ara 18 2017

Çıkıntı büyüme

Üçüncü çeyrek büyüme oranı şaşırtmadı.  Her ne kadar Bakan Şimşek, “beklenti yüzde 8.5 idi, onun çok üzerinde bir büyüme gerçekleşti” diyerek, iyimserlik rüzgarları estirmeye çalışsa da, biraz ekonomi bilenlerin beklentisi 3.çeyrek büyümesinin çift haneli olacağı yolundaydı.

Asıl odaklanmamız gereken büyümenin sürdürülebilir olmasıdır. Nasıl ki bir maraton,100 metre temposuyla koşulamazsa, ekonomiler de potansiyel büyüme hızının çok üzerinde uzun süre büyüyemezler. Vergi teşvikleriyle, kredi destekleriyle, tüketim özendirilerek, kamu açıkları büyütülerek hızlı koşturulan bir ekonominin nefesi tükenir. 

Yükselen ve yüzde 17’ye çıkan üretici enflasyonu bu tıkanmanın en önemli işaretidir. Büyüyen bütçe açıkları ve cari açık bir başka göstergedir.

Zaten iş dünyası da bu büyümeyi büyük bir çoşkuyla karşılamadı. Cumhurbaşkanı’nın danışmanının ağzından çıkan “faizler artırılabilir” sözünü dahi ralli fırsatı göen al-sat piyasaları da bu büyümeye tepkisiz kaldı...

İş dünyasının bu çift haneli büyümeye soğukluğunun nedenleri büyümenin detaylarında yatıyor.
İktisatçıların temkinli yaklaşmasının nedeni ise TÜİK.

TÜİK, açıklanan serilerin ayrıntılarını ve her bir sektördeki çeyrek dönem katma değer artışlarını  ayrı ayrı göstermiyor.. Bu nedenle açıklanan milli gelir serileri  diğer ekonomik verilerle karşılaştırılamıyor. Ayrıca sektörlerdeki büyümeyi toptan verip aradan çekiliyor. Dolayısıyla gerçeğe ulaşmak için tüm ekonomik verileri en ince detayına kadar taramak ve sağlama yapmak gerekiyor.

Gelelim TÜİK açıklamasına;

Gayrisafi yurtiçi hasıla, zincirlenmiş hacim endeksi olarak (2009=100), 2017 yılının üçüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %11,1 artmış.

Üretim yöntemiyle gayrisafi yurtiçi hasıla tahmini ise 2017 yılının üçüncü çeyreğinde cari fiyatlarla %24,2 artarak 827 milyar 230 milyon TL olmuş.

2017 yılının üçüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak tarım sektörü toplam katma değeri %2,8; sanayi sektörü %14,8 ve inşaat sektörü %18,7; ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetlerinin toplamından oluşan hizmetler sektörünün katma değeri ise %20,7 artmış.

Takvim etkisinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, 2017 yılı üçüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %9,6; mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, bir önceki çeyreğe göre %1,2 artmış.

Yani ikinci çeyreğin de gerisine düşmüş. Mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış veriye göre tarım ikinci çeyreğe göre yüzde 0.2, imalat sanayi de yüzde 1.3 daralmış. İkisi de ekside. Bu arada ilk dokuz ayda fert başına GSMH da dolar bazında düşmeye devam etmiş.

İktidar uzun bir süredir, hep madalyonun bir yüzünü gösterip, resmin bütününü gösterecek olan diğer yüzünü gözlerden kaçırıyor.

Enflasyondan işsizliğe, döviz kurundan cari açığa kadar tüm temel göstergelerdeki bozulma hızlanırken, çift haneli büyümeyi tek başına kimler ciddiye alır bilmeyiz, ama iktidarın, bu büyümeyi sağlayan vergi teşviklerini, sosyal güvenlik desteklerini devam ettirme ve Kredi Garanti Fonu’nu (KGF) yenileme imkanının pek kalmadığını iktisatçılar da, her zaman kısa vadeli beklentiler peşinde koşan al-sat piyasaları da gayet iyi biliyor. 

Rakamlar ortada. BDDK verilerine göre krediler, 2017 yılının üçüncü çeyreğinde 2016 yılının üçüncü çeyreğine göre yüzde 24 artmış.

Bir de baz yılı etkisi var tabii ki...

Hoş, baz etkisi daha önce yaşamadığımız bir şey değil. Mesela 2002 son çeyreğinde baz etkisiyle yüzde 11.2; 2004 yılı ikinci çeyreğinde baz etkisiyle yüzde 11.6;  2010 yılı üçüncü çeyreğinde yine baz etkisiyle yüzde 8.7 büyümüşüz.

Bu büyümenin diğer iki önemli ayağı da kamu harcamaları ve Kredi Garanti Fonu’dur. 2017 yılında referandum öncesinde başlayan kamu harcama artışları referandum sonrasında da devam etmiş. Artan kamu harcamalarının yanısıra vergilerdeki geçici sürelerle yapılan indirimler ve ertelenen sosyal güvenlik prim ödemeleri tahsili nedeniyle 2016 yılının tamamında 29.5 milyar lira olan bütçe açığı ,2017 yılının ilk on ayında 35 milyar liraya çıkmış.

KGF kaynaklı kredilere gelince;

Bu kredilerin büyük bir bölümü geri ödenecek gibi görünmüyor. Kredilerin bankaların üzerine, bankaların da vergi mükelleflerinin üzerine yıkılması kaçınılmaz yani...

Dahası bankaların kamuya açıkladıkları takipteki alacak tutarı ya da daha anlaşılır bir ifadeyle batık kredilerin ne kadar gerçeği yansıttığını da bilmiyoruz.

BDDK verilerine  göre Eylül 2017 itibarıyle bankaların takipteki alacakları sadece 63 milyar lira. Bunun toplam kredilere oranı ise yüzde 3.05. Bu haliyle sorun yokmuş gibi duruyor. Ne var ki, Türk Telekom, Turkcell gibi kuruluşlara kullandırılan krediler bankaların bilançolarında “takipteki krediler” içinde görülmüyor. 

Dolayısıyla karşılık da ayrılmamış. Bu krediler BDDK’nın isteği ile şimdilik yüzdürülüyor. Uzmanların banka bilançolarının dipnotlarından derleyerek ulaştıkları rakamlar riskli kredilerin resmi olarak açıklananların bir kaç katı olduğuna işaret ediyor.

Gerçek fotoğrafı tüm çıplaklığı ile “Uluslararası finansal raporlama standartlarının yılbaşından
itibaren değişecek 9’uncu maddesi uygulanmaya başladığında göreceğiz. BDDK, banka bilançolarının dipnotlarından izlediğimiz kadarıyla, Kredilerin Sınıflandırılması’na ilişkin yönetmeliğin kendisine tanıdığı yetkiyi siyasi otoritelerin isteği doğrultusunda kullanarak, bazı kredilerin yüzdürülmesine göz yumuyor görünüyor.

Öte yandan Türk Bankaları artan riskler nedeniyle yurt dışından eskisi kadar borçlanmıyor. Kur riskinden kaçınmak için döviz borçlarını azaltıyorlar. Bu ister istemez içeride kredi hacmini daha da daraltacaktır. Kredi hacminin daralması bu büyümeyi sürdürülemez kılar. Çünkü enflasyondaki artışın aşındırdığu reel ücretler nedeniyle gelir artışı olmadan krediyle sağlanan bir büyüme bu.

Beklentilerdeki bozulmaya bakarak fiyatlama davranışının daha da bozulacağını söyleyebiliriz.  Yani enflasyonun yönü yukarı doğru, reel ücretlerin ise aşağı doğrudur. Dolayısıyla gelir artışı olmadan krediyle büyüyen bir ekonomide bankaların kredi musluklarının kısılması büyümeye sert  fren yaptırır.
Taze kaynak sıkıntısı sadece bankalarla sınırlı değil. Hazine’nin imkanları da daralıyor. Şayet ABD devasa bütçe açığını azaltmak için ek tahvil ihraç ederse, kimse bizim gibi en kırılgan beşlinin daimi üyesi haline gelen bir ülkenin borçlanma kağıtlarına bakmaz. Bu durumda elimizde bir tek Varlık Fonu kalıyor...yani içindeki varlıklardan birinin yani Halk Bankası’nın OFAC kurallarını ihlal etmesi nedeniyle başı belada olan Varlık Fonu...

Bir de hala milli gelirin yüzde 5’i olan cari açık sorunumuz var.

Dış ticaret rakamları da iyimserlik rüzgarları eşliğinde açıklanıyor.  İhracat artışı öne çıkarılıyor, ithalat artışının ihracat artışının önünde koştuğu saklanıyor. 

Tarımda, sanayide üretim yapımız giderek ithal girdiye daha fazla bağımlı hale geliyor. Mesela Kasım 2016- Kasım 2017 arası son 12 aylık dönemde dış ticaret açığı yüzde 29 artarak 73.1 milyar dolara ulaşmış. Oysa dış ticaret açığı, 2015 yılında 63.3 milyar dolar, 2016’da 56 milyar dolardı. İhracatın ithalatı karşılama oranı da yüzde 68.1.

Daha kötüsü üretimde ithalat bağımlılığımızın artmasıdır. Üretmek ve ihraç etmek için ithalat yapmak mecburiyetindeyiz. Sonuçta ihracat döviz kazandırmayan bir faaliyete dönüşmüş durumda. 11 ayda  makineler, demir çelik ve elektrikli makine ve cihazlar fasıllarında ithalat harcamaları, ihracatın 31.3 milyar dolar üzerinde. İhracat geliri ithalatın sadece yüzde 46’sını karşılıyor. Enerji fiyatlarındaki artışın faturasından hiç bahsetmiyoruz bile.

Özetle cari açığı, bütçe açığını, enflasyonu büyüterek elde edilmiş bir büyümenin canımızı çok acıtacak faturaları önümüze koyacağı günler yaklaşıyor.

Kudüs ile Lozan Antlaşması’nın yenilenmesiyle çıkışlarıyla ve yeni Osmanlı hayalleriyle toplum ancak bir süre daha oyalanabilir ama öngörülebilir bir hukuk devleti olmamanın, OHAL’i kaldırmamanın, KHK devletine yaslanmanın önümüze koyduğu bu faturanın büyüklüğü uzun süre saklanamaz.