Cumhurbaşkanı’nın yenilgiye karşı göstereceği tavır, Türkiye ekonomisinin durumunu belirleyecek

Tıpkı eski bir Shakespeare oyunu Macbeth’teki gibi, her şeyi elde etmeye yönelik aşırı hırsın sonu her zaman gözden düşmektir. Türkiye’deki 31 Mart seçimlerinin sonucu da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve onun Adalet ve Kalkınma Partisi için Macbeth’tekine benzer bir hikâyeyi anlatıyor, tabii ki daha modern bir bağlamda. 

Seçimlerin üstünden beş gün geçmesinin ardından, bir zamanlar Erdoğan’ın ani siyasi yükselişinin yuvası olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, 25 yıllık AKP yönetiminin ardından seçimle muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) geçmesini iktidar partisi ve onun medyası hazmetmeke zorluk yaşıyor.

Türkiye’nin her siyasi kırılmasında, 2003’te Başbakan olmadan önceki parlak İstanbul Belediye Başkanlığı’nı hatırlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan için bu, büyük bir yenilgi.

Eğer AKP’nin yenilgisine büyük bir rol oynayan, belirleyici bir etken varsa -ki bu kesinlikle ülkenin korkunç ekonomik durumu olurdu- bu kadar uzun süredir elde tutulan bir kaleyi kaybetmek zor gelebilir. Bu nedenle Erdoğan’ın siyasi hayatında ilk defa karşı karşıya geldiği bu hezimetle başa çıkmak için yapacağı seçimler, 2019’un ötesine kadar sürecek olan Türkiye’nin stagflasyon ortamından çıkıp çıkamayacağı konusunda belirleyici olacak.  

Erdoğan’ın henüz yapmadığı ama gelecekte muhtemelen yapacağı seçimler üzerine bol miktarda analiz mevcut. Cumhurbaşkanı’nın nisan başında bir kabine değişikliği ile işe başlaması, pazar günkü gerilemenin ardından kamuoyunca takdir edilmeyen ya da yönetimi için faydalı olmayan tüm bakanları değiştirmesi bekleniyor. Erdoğan’a yakın çevrelere göre böylesi bir değişiklik, Erdoğan’ın damadı da olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ı da içerecek.

Bununla birlikte, hikâye ileride daha da ayrıntılı hale gelecek olsa da, Erdoğan'ın seçebileceği tüm olası yollar sadece iki ayrı rotayla özetlenebilir. 

İlki, elbette, gerçeği kabullenmesidir.

Bu da, iktidarın pekiştirilmesine dayanan başkanlık sisteminin, Erdoğan’ın merkezi bir başkanlığın karar alma sürecini hızlandıracağı yönündeki söyleminin tersine Türkiye’yi sıkıştıran ekonomik sorunların çözümünde başarısız olduğu gerçeği. 

Alanlarında uzman olsalar bile kabineye parlamento dışından atanan bakanların her zaman iyi bir seçenek olmadığı, çünkü siyasi olarak motive olmadıkları gerçeği.

Devleti yönetmenin bir şirketi yönetmekle aynı şey olmadığı, sadece kâr maksimizasyonu ile yönetilemeyeceği gerçeği.

Ekonomik sorunların ve ekonomi teorisinin varlığını reddetmenin sadece kartopu etkisi yaratacağı gerçeği.

Kolektif bilgeliğin sadece demokratik nitelikle ortaya çıkabileceği ve karşılığında Türkiye’nin şu an yaşadığı gibi gerilemelerde yönetime yardımcı olabileceği gerçeği.

Böylesi bir “idrak anı” Erdoğan’ın gerçekçi adımlar atmasını ve iktidarını “diğerleriyle” paylaşmaya istekli olmasını gerektirir. Olası bir kabine değişikliği durumunda, böylesi bir yaklaşım Erdoğan’ı Türkiye’nin birikmiş ekonomik sorunlarıyla ya da ülkenin çok ihtiyaç duyduğu ekonomi manzarasında bir değişimle baş etmeye yetecek referansları olmayan kabine üyelerini ya da danışmanları atamaktan alıkoyacaktır.

İkinci yol ise bunun tam tersi.

Türkiye’nin büyük kentlerinin - diğer bir deyişle para getiren yerlerin- kontrolünü kaybetme şoku içinde Cumhurbaşkanı, büyük kentlerdeki yenilgiye rağmen AKP’nin hala oyların yüzde 52’sini aldığı algısına dayanarak huysuzlaşabilir de. 

CHP yönetimindeki belediyelere hayatı dar edebilir, bu belediyelerin vatandaşlara hizmet vermesini imkânsız hale getirebilir. Kabinede yine de bir değişiklik yapabileceği için böylesi bir psikoloji Cumhurbaşkanı’nı, iktidarını daha da pekiştirmeye itebilir. Cumhurbaşkanı’nın tüm o “İstanbul’u alan Türkiye’yi alır” sözlerine rağmen savaşmadan bir yenilgiyi kaybetmesi muhtemelen onun siyasi karakterine uymayacaktır. 

Yeniden ne kadar pragmatik biri olduğunu kanıtlaması durumunda Erdoğan, Türkiye’yi NATO’dan uzaklaştırıp ABD yönetiminden ekonomik yaptırımlara neden olabilecek Rus yapımı S-400 hava savunma sistemini satın alma arzusundan çok yakında vazgeçebilir.

Merkez Bankası gibi özerk ekonomik temsilcilerin günlük rutinlerine karışmaktan kaçınabilir. Ekonomi cephesindeki girdaptan yumuşak bir çıkış yolu olan IMF seçeneğini kategorik olarak reddetme tutumunu değiştirebilir. Ve elbette, demokratik normlara dönmeyi deneyebilir. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, henüz İstanbul’ın resmi bir kazananı olmadığı yönündeki ilk yorumunda, CHP adayı İmamoğlu’na “topal ördek” diye hitap etti ve sonraki dört yılda kendisiyle AKP’nin çoğunlukta olduğu Meclis’in Türkiye’yi yöneteceğini ekledi.

Devam eden oy sayımı ile AKP kadrolarındaki kargaşa, Cumhurbaşkanı’nın ve çevresinin siyasi ve ekonomik gerçeklerle yüzleşmekte zorlandığını gösteriyor. Böylesi bir duygu, önümüzdeki seçimsiz dört buçuk yılın, birçok seçimin yapıldığı son iki yıl kadar zorlu geçmesine neden olabilir. 

Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’ın 8 Nisan’da açıklaması beklenen ekonomik reform paketi, mevcut psikedelik ortam idari kadrolarca daha da sürdürülürse çoktan boşa harcanmış olacaktır.

Bu nedenle, önümüzdeki beş yıla ilişkin nihai resmi seçimler tamamlanmış olsa da, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi votalitesi sürecek gibi. Muhtemelen 2021 yılı sonundan önce yapılacak bir erken seçim, zorunlu bir IMF programı ve başka siyasi sürprizler elle tutulur olasılıklar gibi ufukta görünüyor. 

Sonuçta uzun süredir gecikmiş olan yapısal reformların tamamlanması geminin rotasını ancak orta ve uzun vadede değiştirebilir. Yine de özel sektörün dış borç çevirme sorunu hala çözülmedi ve hükümet, politik ve ekonomik olarak gerçeklikle yüzleşmekte zorlanırken bu sorun ekonomiyi kontrolden çıkarabilecek güce sahip.