Can Teoman
Tem 03 2018

Daron Acemoğlu: Diktatörler her zaman soyar, batırır

Soğuk Savaş’ın tam da en ateşli yıllarında, 1961’de Nobel ödüllü ünlü ABD’li iktisatçı Paul Samuelson, Sovyet sanayisindeki kalkınma hızını görüp ‘Sovyetler Birliği 1997’de ABD’yi geçecek’ diye yazdı.

Fakat Sovyet ekonomisi 1970’lerde önemli bir durgunluğa girdi. 1990’a varmadan Birlik dağıldı, komünizm çöktü. Putin dönemindeki toparlanmaya rağmen bugün bile bir Rus vatandaşının kişi başı geliri, bir ABD vatandaşının altıda birini ancak buluyor.

Anlayacağınız o dönem Samuelson ve başka iktisatçıların dile getirdiği ‘Liberal demokrasi-kapitalizm sadece insanlara daha fazla hak veriyor. Kalkınma sağlamıyor’ eleştirileri fena halde çuvallamış durumda. Tabii aynı tartışmaların bugünde değişik şekillerde sürdüğü ortada.

Aynı konular şimdi Çin için de tartışılıyor. Hatta Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bir dizi gelişen ekonominin ilk 10 büyük arasına gireceği, geleceğin dünyasında bugünün devlerinin güçsüzleşeceğini anlatan futuristik tahminler modern literatürde bolca yer buluyor. Özellikle kendini hunharca dünyaya ispatlama psikolojisi yaşayan Yeni Türkiye’nin medyası bu tip haberlerle dolu…

Parti diktasıyla yönetilen Çin’in bugünkü büyüme hızıyla 2030’da ABD’yi geçeceği tahminleri yapılırken, bir yandan da Çin’i bir balona benzetip bir süre sonra inişe geçeceğini tahmin edenler hiç de az değil.

Geçen yıl hayata gözlerini yuman stratejist Zbigniev Brezezinski, Çin’in rekor büyümelerinin dikkat çekmeye başladığı ilk dönemde, ülkenin ekonomik kalkınmasından haksızca pay alan bir parti elitinin, 100 yıl İngiliz egemenliğinde yaşamayı gururuna yediremeyen halkın ‘Batıya boyun eğdireceğiz’ propagandasıyla köle gibi çalışmaya ikna ettiğinden bahsediyordu.

Bugün Çin hakkındaki hala var olan en büyük endişelerden biri, gelir dağılımı eşitsizliğinin ortaya çıkartacağı bir isyan riski olarak gündemde yerini koruyor.

Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli ekonomistler arasında gösterilen MIT (Massachusetts Instıte of Technology) Profesörü Daron Acemoğlu’nun 2012’de yayınlanan ve iktisat kuramındaki önemli hipotezlere meydan okuyan kuramının yer aldığı ‘Ulusların Düşüşü’ kitabı, Samuelson gibi iktisatçıların neden yanıldığını ayrıntısıyla ortaya koyuyor. (Acemoğlu kitabı Harward Üniversitesi Profesörü James Robinson ile kaleme aldı. Ancak redaksiyon gereği sadece Acemoğlu’nun ismine yer vereceğiz.)

Acemoğlu’na göre Stalin yönetimindeki Komünist Parti diktası, sanayideki bu büyümeyi ülke içindeki tarımsal hayatı sömürerek gerçekleştirdi (Sovyetler’in pamuk üretimi için kuruttuğu Aral Gölü’nün artık Aral Çölü olduğunu gösteren fotoğrafları hatırlayın). Kırsal alandaki insanlar kooperatiflerde toplanarak birer köle gibi çalıştırıldı.

Ortaya çıkan tarımsal üretim fazlası toplumu sanayileşmeye itecek yeni tesislere harcandı. Böylece köylüler giderek daha fazla fakirleşirken, ortaya çıkan üretimle şehirlerde birbirinin benzeri ve sayısal olarak çok olan tesisler kuruldu. Kurulan tesisler kağıt üzerinde sermaye birikimi yoluyla ülkenin milli gelirini hızla büyüttü. Tabi bu dönemde refahın artıp artmadığı da tartışmalı…

Acemoğlu o dönemde yaklaşık 6 milyon Sovyet köylüsünün gıda eksikliği ya da zorlama-sürgün gibi nedenlerle öldüğünü kaydediyor. Sadece bu da değil, sanayi tesislerindeki verimsizliğin nedeni olarak görülen işten kaytarma cezaları nedeniyle 15 milyon kişi hapse atıldı, infazlar oldu! Sanırız dillere destan Stalin zulmünün ekonomik temelleri bu sözlerle anlaşılmıştır.

Sovyetler sayısal alanda Batı’ya göre büyük miktarda sanayi üretim rakamlarına ulaşsalar da ürettikleri malların kalite ve teknolojik değer gibi özelliklerden yoksun olması nedeniyle sanayi sektörü durdu. Ülke hem tarım hem de sanayideki verimsiz üretiminin çöküşü nedeniyle ekonomik krize girdi. Ekonomiden tetiklenen yıkım siyaset yoluyla Birliğin dağılmasına yol açtı.

Son günlerde AKP yönetiminin yeni dönemde ekonomiyi teslim edeceği söylentileriyle ismi kamuoyunda sıkça gündeme gelen Daron Acemoğlu bu ve benzeri birçok örneği, ekonomi için diktatörlük mü yoksa demokrasi mi daha iyi sorusunu da yanıtlayan kitabında yanıtlıyor.

Acemoğlu Türkiye’ye gelir mi gelmez mi tartışması yaşanırken hemen söyleyelim: Kendisi kitabında ister tek adam, ister parti, isterse başka türde olsun mutlakiyetçi yönetim sergileyen toplumların uzun vadede gelişemeyeceğini savunuyor. Güçler ayrılığını sağlayamayan ve bu yolla hukuk, ekonomi, finans, mülkiyet hakkı gibi temel hakları toplumun bütününe yayamayan devletlerin her zaman fakirlik, iç savaş ve hatta çöküş yaşayacağını anlatıyor. Şunları söylüyor:

‘Sonuç olarak tarihte Maya ve Roma şehirlerinin çöküşünde olduğu gibi, mutlak güce sahip olan devletin kontrolünü ele geçirmek için daima örtülü bir çatışma mevcuttur. Bu çatışmalar belirli aralıklarla yoğunlaşır ve iç savaşa döner. Bu rejimlere yıkım getirir ve bazen devletin tamamen çökmesine neden olurlar.’

Çalışmasında bugün dünyada mevcut ülkelerin bazılarının neden zengin, diğerlerinin de fakir olduğu konusunu inceleyen Acemoğlu, klasik iktisatın getirdiği coğrafya, iklim, kültür ve din gibi açıklamalara meydan okuduğu kuramında farklı bir etken ortaya koyuyor.

Mesela Acemoğlu’na göre günümüz Ortadoğu’sunun fakir kalmasının nedeni İslam dini değil. Osmanlı’nın halkın paylaşımından uzak yönetim sistemi. Tabi bunu okuyunca akla gelmiyor değil: Türkiye’deki onca propagandaya rağmen, Arap ülkelerinin yeniden Osmanlı’yı kurma fikrine bu denli alerjik yaklaşmasının  nedeni, fakir Araplar’ın da Acemoğlu gibi düşünmesinden kaynaklı olabilir mi?..

Kalkınmayı, hukuk, finans, piyasa gibi toplumsal-ekonomik kurumlar dizisinin sömürücü ya da katılımcı olup olmaması belirliyor. Bunları ise siyaset yönlendiriyor. Toplumların kaderi aynı zamanda siyasi tercihlerinin, yani nasıl yönetileceklerini ve hangi liderleri yönetici olarak seçtikleriyle ilgili şekilleniyor. Bunun sonucunda ise günümüzde zengin ve fakir ülkeler gibi bir farklılık ortaya çıkıyor.

Acemoğlu, mevcut zenginlerin demokratik ülkelerden çıkmasının bir tesadüf olmadığını yapılan yönetim tercihinin büyümenin diğer faktörlerini  şekillendirerek ekonomik sonuçlar doğurduğunu kaydediyor.

İsterseniz söylediklerini biraz daha açalım ve bizi tarihin kirli dönemlerine kadar götürecek Nogales örneğini anlatalım.

‘Meksika’yı ABD’den fakir yapan iklim, coğrafya, hastalık, ırk ya da başka bir dış etken midir?’ diye soran Acemoğlu, olmadığını iki ülke sınırında yer alan ve aralarında sadece bir çit bulunan Nogales Arizona ve Nogales Sonora adlı bitişik iki şehrin hikayesiyle anlatıyor.

Acemoğlu, aralarında üç kat gelir düzeyi farkı bulunan iki şehrin arasındaki tek açıklanabilir farkın birinin ABD, diğerinin Meksika yasalarıyla yönetilmesi olduğunu kaydediyor. İktisatçıya göre ABD tarafında olanının Meksika’dakine göre çok daha kapsayıcı, yani demokratik kurumlar tarafından yönetilmesi yaşam düzeylerindeki temel nedenselliği oluşturuyor.

Tabii iki Nogales arasındaki farkın tarihsel bir nedeni var. Meksika’nın da aralarında bulunduğu Güney Amerika’yı sömürgeleştiren İspanyollar’ın kıtaya bakış açısının tamamen ganimet üzerine odaklandığını kaydeden Acemoğlu, bunun sonucunda oluşan politik ve ekonomik yapının halkı sömürmek üzere kurulu bir toplumsal hiyerarşi ortaya çıkmasına neden olduğunu vurguluyor.

Bu devletlerin kurumlarını yöneten elitler, toplumun geneline değil, kendilerine büyük kazanç ve güç sağlayan, İspanyollar’dan kalma geleneksel sömürü düzenini sürdürüyor. İktidarlarını sağlamlaştırıcı kurumlar kuruyor. İspanyollar olmasa da İspanyollar aracılığıyla yaratılan bir elit kesim kurumlar yani devlet aracılığıyla idare edilen bir diktatörlükle halkı sömürmeye devam ediyor.

Devlet yapılanmaları, ekonomi sistemleri, adalet kurumları Daron Acemoğlu’nun deyimiyle ‘Sömürücü kurumlar’ olarak kuruluyor. Çoğunluğun ekonomik kaynaklara ulaşımına sınır getiriliyor, kayırmayla zenginleşme yaygınlaşıyor. İşte bütün bunlar birleşince sonuçta Meksika sınırları içinde kalan Nagoles fakir kalıyor.

Anlıyoruz ki, Güney Amerika’nın son 200 yılda bitmek bilmeyen devrim hikayeleri, Bolivar’dan başlayıp Castro’ya, adına ağıtlar yazılan Che Guevara’ya kadar devrimci kahramanlar boşuna çıkmamış.

Bir de ABD’deki Nogales’e bakalım… Bugün ABD olarak bilinen toprakların aslında tarih boyunca Güney Amerika’ya göre daha fakir olduğunu kaydeden Daron Acemoğlu, Güney Amerika’dan yaklaşık 150 yıl sonra sömürgeleştirilmeye başlanan ABD’nin zenginliğinin ise aslında başarısızlığa uğrayan bir sömürgeleştirme modelinin yan etkisi olduğunu özetliyor.

Acemoğlu bugün dünyanın en zengin ulusu olan ABD’nin kuruluşuyla ilgili özetle  şunları aktarıyor:

‘İngilizler Kuzey Amerika’yı isteyerek seçmedi. İspanya Güney Amerika’yı elegeçirdiği için mecbur kaldılar. Başlangıçta amaçları İspanyollar’ın uyguladığı Cortes modeli gibi bir sistemle yeni toprakları sömürgeleştirmekti. (İspanyol sömürgeci Cortes 1519’da bugün Meksika topraklarında bulunan Aztek’lerin başkenti Tenochitlan’a barış yoluyla girdi ve ardından Kral Montezuma’yı esir aldı. Onun aracılığıyla Aztek halkını kendileri için çalışmaya zorunlu bıraktı. Bu sistem daha sonra kıtanın birçok bölgesindeki farklı toplumlara uygulanarak geniş kitleler köleleştirildi ve Güney Amerika’nın fethi tamamlandı).

Ancak bölgede ne esir alacak yerli bir kral ne de çalıştıracak bir yerli halk bulamadılar. Var olanları da ikna edemediler. Üstelik Güney Amerika’nın aksine altın ve gümüş de yoktu. Bunun üzerine sömürgeleştirmeyi finanse eden Virginia Company adlı şirket Avrupa’dan getirdiği yeni yerleşimcileri köle gibi çalıştırıp İspanyollar’ın modelini taklit etmeye kalktı. Avrupalı göçmenler kabul etmedi ve kaçtılar. Çare olarak her yerleşimciye toprak verip vergi alma sistemi getirildi ve yeni kıtadaki yayılma sürdü.’

Acemoğlu devamında toprak sahibi bu göçmenlerin ilerleyen yıllarda ülkeye seçmen ve yönetici olduğunu aktarıyor. Bunların kurdukları kapsayıcı finans sistemi sayesinde ülkede kredi bolluğu ve girişim teşviki yaşandı. Kaynaklar toplumun geniş kesimlerine kayırma olmadan yaygınlaştırıldı. Bankacılık sektörü bir elitin elinde tekelleşmedi rekabet nedeniyle faizler düştü.

Bu sayede hem Meksika’daki gibi rekabeti engelleyici bir sistem ortaya çıkmadı hem de hem de sermaye birikimi çok daha yüksek seviyelere ulaştı.

Yine kurumların kapsayıcı olarak kurulmasının etkisiyle fikir mülkiyet hakları gibi düzenlemeler hayata geçirildi. Avrupa’nın da ilerisinde olan bu kurumsallaşma sayesinde ailesi elit kökenli olmayan insanlara buluş yapma ve bu buluşların getirisinden yararlanmak için girişimcilik imkanı sağlandı.

Bu sayede geçmişte Thomas Edison, günümüzde Bill Gates vb’nin de dahil olduğu iş dünyasında önemli devrimlere neden olan pek çok işadamı ortaya çıktı... Böylece ünlü iktisatçı Peter Schumpeter’in ‘yaratıcı yıkım’ dediği yeniliği, teknolojik gelişmeyi ve ekonomik büyümeyi tetikleyici zincirleme bir devinim dalgası  doğdu. ABD bu sayede zenginleşti.

(Acemoğlu’nun kuramı Nogales’ler arasındaki gelir dengesi uçurumunun toplumların kurduğu kurumların niteliğine bağlaması, kendi mantığı içerisinde tutarlı. Ancak hala Jeffrey Sachs gibi birçok ekonomistin ortaya attığı çevresel faktörlerin etkisini çürütecek bir kesinlik üretemiyor.

Çünkü Güney Amerika ve Kuzey Amerika’da aynı sömürgeleştirme modelinin tutmaması, sömürgeleştirilmeye çalışan toplumların çevresel şartların oluşturduğu kültürel farklılıklarından kaynaklanıyor. Güney’deki Aztek ve Maya’lar sosyal yapı ve coğrafyanın etkili olduğu anlaşılan merkezi yaşam nedeniyle bir krala kutsallık ölçüsünde bağlı kalıyor ve sonunda köleleşiyor.

Kuzey’de ise coğrafyanın da etkisiyle böyle bir toplum yapısı yok, kalabalık şehirler yok. Bu yüzden yerli halk köleleştirilemiyor. Ayrıca Avrupa’dan gelen göçmenler de kendi kültürlerinde ve dinlerinde olmayan köleliğe karşı çıkarak Güney Amerika modelini kabullenmiyor.

Kuşkusuz bu detaylar hala kültür, coğrafya ve din gibi dış faktörlerin büyümeyi sağlayıcı nedensellikler bakımından etkili olduğunun göstergesi. Bu ayrıntılar belki de Acemoğlu’nun Nobel Ekonomi ödülü almasını engelleyecek. Ama yaptığı çalışmayı da değersiz kılmıyor)

Eğer buraya kadar okuyup, ünlü ekonomistimiz Daron Acemoğlu’nun Ulusların Çöküşü çalışmasındaki tespitlere hak verdiyseniz devamı da var. Örneğin diktatöryal yani mutlakiyetçi yönetimlerin bir ortak noktası olan yolsuzlukların kalkınma üzerindeki etkisi…

Acemoğlu’na göre bu yolsuzluklar mutlakiyetçi yani otokrat yönetimlerde kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor. İktidardaki elit ülke kaynaklarının dengeli paylaşımı yerine kendi refahını öne alıyor (İktisadın geldiği noktadan anlıyoruz ki, yolsuzluk içgüdüsel olarak ortaya çıkıyor. Bunu kabul ettirecek bir halk bulduktan sonra sizce haksızlar mı?).

Diktatörlüklerin nasıl bir soyguna neden olduğuna ‘Kongo’nun bitmeyen ızdırabı’yla örnek veren Acemoğlu 1961’de Belçika’dan bağımsızlığını ilan eden ülkenin durumunu şu sözlerle anlatıyor:

‘Bağımsız bir devlet olarak Kongo 1965-1997 yılları arasında Joseph Mobutu yönetiminde neredeyse aralıksız bir ekonomik gerileme yaşadı. Mobutu son derece sömürücü bir dizi ekonomik kurumu hayata geçirdi. Halk yoksullaştı ama Mobutu ve çevresindeki ‘Kodomanlar’ olarak bilinen elit müthiş zenginliğe ulaştı. Mobutu kendisine büyük bir saray inşa ettirdi. Bu sarayın Mobutu’nun Avrupa’ya seyahatler için sık sık kiraladığı Concorde uçağının inebileceği büyüklükte bir havaalanı vardı. Mobutu, Avrupa’da çok sayıda gayrimenkul satın aldı.’.

Mobutu örneğini hatırlatırken kuşkusuz son olarak sarayında 273 milyon dolarlık para, mücevher ve çanta gibi aksesuarlar çıkan devrik Malezya Başbakanı Necip için de bir çentik atmak gerekli. Üstelik Gökhan Bacık’ın Ahval’de yazdığı ‘İslamcılığın Halleri ve Türkiye’nin İslamcıları’ yazısını okuyup, AKP’nin gerçek rol modelinin aslınada Mısır’daki Müslüman Kardeşler’den daha ziyade Malezya’daki Pasifik İslamcıları’nı örnek aldığını kavradıktan sonra.

 



Kuşkusuz Acemoğlu bu satırları yazarken Türkiye’nin Beştepe’deki dillere destan sarayı daha gündemde değildi. Ancak devlet yönetimi ve onun çevresinde palazlanan belirli bir elitin topluma oranla aşırı zenginliğe ulaşmasına neden olan yolsuzluklar, sadece Kongo’ya özgü değil. Bugün dünyada otokratik modellerle yönetilen tüm ülkelerde bu geçerli.

Putin Rusya’sında oligarklar, Çin’de komünist parti üyeleri, Suudi Arabistan’da prensler vb. örnekleri demokratik ve kapsayıcı kurumlarla yönetilmeyen ülkelerde elit kesimin servetlerinin ülke gelirine göre afaki olduğu ispatlanmış bir gerçek. Bu elitlerin lüks yaşantıları ise iktisattan öte magazin dünyasının konusu.

Peki Türkiye’nin de hızla dalıp, 24 Haziran’da resmileştirdiği otokrat yönetim anlayışıyla bir kalkınma mümkün değil mi?

Acemoğlu’nun buna cevabı bir süre büyüme sağlansa bile bunun devam ettirilemez olduğu yönünde. Sanırız yazının girişindeki Sovyetler Birliği’ndeki hızlı büyüme ve çöküş örneği bunun bir ispatı.

Acemoğlu büyümenin demokratik yani kapsayıcı kurumlar olmadan, devlet yapılanmasında kuvvetler ayrılığı sağlanmadan sürdürülüp sürdürülemeyeceğine ilişkin şunları söylüyor:

‘Tarih boyunca toplum sömürücü kurumlarla yönetilmiştir ve ülkeleri üzerinde belli ölçüde hakimiyet kurmayı başaranlar -bu sömürücü kurumların hiçbiri sürdürülebilir bir büyümeye ulaşmayı başaramasalar bile- sınırlı bir büyüme yakalayabilmiştir.’

Acemoğlu’nun yazdıklarını okurken, bugün kalkınma ve zenginlik denen olgunun kaynağı Sanayi Devrimi’nin, neden modern anayasaların temeli Magna Carta’yı daha 1215’te kabul eden İngiltere’den çıktığı da, satır aralarından bağıran bir gerçek…

Mülkiyet hakkı ve adil yargılanmayı sağlayıp, devleti elinde tutanların çıkarları için diğer kesimlerin can ve mal güvenliğine el atmayacağının garantisini verip buna uygun davranmak kuşkusuz tüm kuramların temelini oluşturuyor.

Emek verdiği işin karşılığını yeterince ya da hiç alamayacağını düşünen insan yaratıcı ve üretici olamıyor. Can ve mal güvenliği olmayan insan ve toplumlar kalkınmıyor.

Anlıyoruz ki demokrasiden uzaklaştıkça toplumlar hep soyuluyor, fakirleşiyor, savaşıyor ve çöküyor. Ve insan Türkiye’nin bugünkü otoriterleşen şartlarına bakınca ‘Acaba artık 800 yıl geriye mi gittik?’ diye hüzünle  sormadan da edemiyor.

Daron Acemoğlu’nun Türkiye’nin bundan sonra ne olacağına ilişkin tahmin yapabilmenizi sağlayacak tespitleri de var. Bunları da başka bir yazı konusu…