Nesrin Nas
Ağu 04 2018

Dönülmez akşamın ufkunda mıyız

 Hava sıcak mı sıcak. Yüzde 90 nem oranı, hissedilen sıcağı daha da çekilmez kılıyor. Ara ara yağan sağanak, nemi biraz alıyor ama bu arada devam eden zam sağanağı nefes almamıza imkan vermiyor...

Artık ne ‘orta vade’ ne ‘uzun vade’ konuşabiliyoruz. Günlük, hatta ‘an’lık krizlerle boğuşuyoruz. Bırakın pozisyon almayı, çoğu kez ne, neden, nasıl oldu sorusunu dahi sormaya vakit kalmıyor.

Önümde gazete ve kitap yığını...Hepsini elimin tersiyle itip, ekranı açıyorum. Haberler akmaya başlıyor. Hepsi de son dakika spotuyla...

Dolar da, enflasyon da dizginlenemiyor. Kredi riskimizin önemli göstergesi olan CDS oranı da 345 puana yükselmiş. Şirketler son 6 ayda 300 milyar TL kur zararı yazmış.

Magnitsky Yasası’na bağlı yaptırımların Türkiye’ye uygulanmaya başlanmasıyla, Dolar kuru 5 TL’yi aşmış, daha da aşağı gelmem inadıyla tırmanışını sürdürüyor.

Enflasyon da, Temmuz ayı itibariyle 12 aylık ÜFE % 25, TÜFE % 15,85 olmuş. Arada 10 puanlık farkı en son ne zaman görmüştük? Hatırlamıyorum. Üstelik bu ayın enflasyonunda elektrik ve doğal gaza gelen zamlar da yok, son kur artışları da...Ehh, üretici bu maliyeti üzerinde taşımayacağına göre gelecek ay, canımız biraz  daha acıyacak.

Merkez Bankası hedefini daha yeni revize etmişti oysa. Bir ay önce yüzde 8.4 olabilir diye tahminde bulunduğu enflasyonu 5 puan artırmıştı. Görünen o ki, yeni revizyonlar yolda.

Üretimde de, ihracatta da daralma sürüyor. Ekonominin seyrini hepimizden iyi okumasını beklediğimiz Merkez Bankası, bir ay önce makine-teçhizat yatırımında artış öngörürken, sadece bir ay sonra makine-teçhizat yatırımındaki gerileme derinleşti diyor.

Bu koşullarda Merkez Bankası’nın raporunu okumanın da, Merkez’den bir şey beklemenin de pek bir anlamı kalmadı. Bir ay sonrasını öngöremeyen, öngörse de seçim nedeniyle gerçek rakamları açıklama bağımsızlığı dahi olmayan bir Merkez’in, politika araçlarını kullanım bağımsızlığına sahip olacağı beklenemez.

Bütçe deseniz delik deşik. Yıllık maaş giderleri 200 milyar lirayı bulmuş. Sosyal Güvenlik Kurumu açıkları devasa boyutta. SGK’nın aylık harcaması 30 milyar lira. Bu durumda tasarruf beklersiniz değil mi?

Ama ne itibar harcamalarında tasarruf var, ne de diğer harcamalarda...Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı 100 günlük eylem planında Kanal İstanbul başta olmak üzere,çoğu inşaata ayrılan yaklaşık 46 milyar liralık bütçeyle hayata geçirilecek 400 proje var.

Oysa krizden çıkış için gözümüz kulağımız Cumhurbaşkanı’nın açıklayacağı 100 günlük eylem planındaydı. Ancak Cumhurbaşkanı "Milletime sesleniyorum yastık altından dövizlerinizi çıkartın, altınlarınızı çıkartın. Gelin bunları TL'ye çevirin. Milli direnişinizi ortaya koyun" diyerek bu mücadeleyi vatandaştan beklediğini belirtince, krize karşı kendimizi korumaktan başka çaremiz kalmadığını anlamış olduk.

Bu arada Cumhurbaşkanlığı genelgeleri de hız kesmeden birbiri ardına yayınlanıyor. En son Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgesi'yle Özelleştirme Yüksek Kurulu ve Yüksek Planlama Kurulu'na verilen yetkiler Cumhurbaşkanı Erdoğan'da toplanmış.

Kamu kuruluşlarının özelleştirme programına alınması, satılması; ülkenin yurtiçi ve yurtdışı ekonomik hayatıyla ilgili konularda yüksek düzeyde kararlar alınması; yatırım ve ihracatın teşvikine ilişkin esasların tespit edilmesi ve toplu konut idaresi bütçesini onaylama görevleri artık Cumhurbaşkanı’nın...

Yap-işlet-devret ve sağlıkta kamu-özel ortaklığı mevzuatı kapsamında Yüksek Planlama Kurulu’nun yetkileri de bundan sonra Cumhurbaşkanı tarafından kullanılacakmış.

Cumhurbaşkanı, katıldığı bir canlı yayında Türkiye’nin bir anonim şirket gibi yönetilmesi gerektiğini ve kendisinin de bu şirketin CEO’su olarak çok daha verimli çalışacağını belirtmişti zaten. Şimdi bu genelgeyle bir anonim şirketin CEO’sunun, tabii patron CEO değilse, yetkilerini de aşan, üstüne üstlük hiçbir denetime tabi olmayan ve  hesap verme zorunluluğu bulunmayan yetkilerle donatılmış oluyor.

Oysa bir anonim şirkette öncelikle hissedarlardan oluşan bir genel kurul var. Bu genel kurul yönetim kurulunu ve o yönetim kurulu da CEO’yu belirliyor. Eğer bu, halka açık bir anonim şirket ise her üç ayda bir bağımsız denetçiler tarafından denetleniyor ve bu denetim raporları kamuya açıklanıyor. Yönetim kurulu da, CEO da attıkları her adımdan ve aldıkları her karardan sorumlu tutuluyor ve hesap veriyorlar.

Şimdi tam bir patron CEO’muz oldu. İster alır, ister satar. Denetim yok. Hesap verme yok!

Tüm kurumsal yapıyı hallaç pamuğu gibi dağıtıp, bütün yetkileri tek elde toplayarak devleti patron CEO gibi yönetmeye başladığınızda, dışarıdan bakanlar, karşılarında artık tüm kurumlarıyla bir devlet değil bir kişi görürler ve sadece o kişiyi muhatap alırlar. Bu nedenle her sözünüz ve eyleminizin kriz ve karmaşa yaratma potansiyeli büyür.

ABD ile yaşadığımız son kriz böyle bir krizdir. Dünyanın en güçlü patron CEO’larından biri olmanın özgüveni içinde, ABD ile “ver papazı al papazı” pazarlığının çıkmaz sokağında bulduk kendimizi.

Üstelik bu kez karşımızda 20 trilyon doları aşan ekonomisiyle ve dünyaya yön veren askeri ve  teknolojik gücüyle gerçek bir dev var. Ama unutmayalım o devin başındaki Trump’ın yetkileri sınırlı ve o hala Kongre’ye ve yargıya hesap vermek zorunda.

Bu kez elimizde Avrupa’ya karşı hep işe yaramış olan “mülteci kartı” da yok. Elimizde yalnızca Nato ortaklığı kartı var, ama onda da limitleri çoktan doldurduk ve limit aşımına göz yumacak tek ülke de, kavga ettiğimiz ABD.

Bu kriz daha da derinleşmeden çözülebilir mi, mevcut yaptırımları yeni yaptırımlar izler mi sorularının şimdilik cevabı yok. Ama ABD ile olan bu krizin, artık kaçınılmaz olduğu iyice anlaşılan ekonomik resesyonun bahanesi ve halkı yoksullaşmaya ikna etmenin önemli bir aracı olacağı neredeyse kesin gibi. Nitekim Erdoğan, “Bir ekonomik savaşla karşı karşıyayız. Hiç endişe etmeyin, biz bu savaştan da galip çıkacağız” diyerek, ekonomideki kötü gidişin faturasını çoktan dış güçlere kesti.

Eski Genelkurmay Başkanımız, yeni Milli Savunma Bakanımız Hulusi Akar da “ABD’nin bakanlarımıza yönelik skandal yaptırım kararı Türkiye’nin kutlu yürüyüşünü durdurmaya yöneliktir. Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde yürüyüşüne devam edecektir. Kimsenin gücü bu yürüyüşü durdurmaya yetmeyecektir” açıklamasıyla önceliğin krizi çözmek değil, kötü gidişe bahane bulmak olduğunu ortaya koydu.

Muhalefete gelince...ne yazsak, ne söylesek boş. Sanki Türkiye’de defalarca adaletin bağımsız olmadığı, özellikle dış ilişkileri kapsayan davalarda, mesela Fransız gazeteciyi, Almanya-Türkiye vatandaşı Yücel’i bırakırken yargının siyasetten bağımsız karar vermediği kanıtlanmamış gibi, sanki bizzat Kılıçdaroğlu elinde “adalet” pankartı ile 500 kilometre yol yürümemiş gibi, ABD yaptırımlarına  karşı “Türk yargısı bağımsızdır” çıkışıyla Türkiye’nin asıl sorununun muhalefet olduğunu açıkça ortaya koydular. Tıpkı 1930’ların Almanyası’nda olduğu gibi...