Eser Karakaş
Ağu 11 2019

Dünya ekonomisinin ağırlık merkezi doğuya kayıyormuş: Güldürmesinler bizi

Türkiye ilginç bir ülkedir muhterem arkadaşlar, biri bir laf eder, hiçbir teorik ya da ampirik temeli yoktur ama şayet bu lafın siyasal uzantıları birilerinin hoşuna giderse bu yanlış laf ya da lafları aynı birileri terennüm etmeye devam ederler; mizacınıza uygunsa “bir deli kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış” da diyebilirsiniz. 

Son senelerde bu tür yanlış ifadelerin başında kanımca “Dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin doğuya, Çin’e kaydığı” yanlış ve imkansız ifadesi geliyor.

Bu büyük ama anlaşılabilir yanlışın kuramsal hatta ampirik hata boyutunu kendimce sergilemeden önce böyle bir yanlışın belirli çevrelerde neden yaygınlaştığı konusunda iki kelam etmek isterim; Batı (ABD, AB) ve (doğu) Çin-Rusya blokları çok farklı değerler dünyaları üzerine inşa edilmişler, bizim aslında her iki değerler bloku ile tarihsel yakınlığımız pek yok ama yirminci asrın başında değerler tercihi yönelimi olarak kanımca doğru bir tercih yapılmış ve bizim gerçekliğimiz böyle olmasa da, süreç çok sancılı geçse de bireyin, hak ve özgürlüklerinin, mesela ifade özgürlüğünün, mesela toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkının, mülkiyet haklarının, laikliğin, demokrasinin öne çekildiği bir blok yönelim olarak tercih edilmiş, çok da doğru bir tercih, biz de hala düşe kalka, son zamanlarda çok büyük patinaj da yaparak bu yolda ilerlemeye çalışıyoruz.

Ancak, bu yönelimden hiç de mutlu olmayan azımsanmayacak bir iç kesim, ne ifade özgürlüğünden, ne piyasa ekonomisinden, ne mülkiyet haklarından memnun olmayan bir kesim, temel amaç siyasi ve akçeli rant devşirmektir, Türkiye’nin yaklaşık yüz elli yıllık yönelimini değiştirmek istiyorlar, bizi çekmek istedikleri istikamet de, muhalif bir gösteride bin kişinin gözaltına alınabildiği Rusya’nın, Nobel ödüllü yazarların hapishanelerde öldüğü Çin istikametleri; önümüzdeki dönemin temel meselesi bu çatışmadan kimin galip çıkacağıdır, S-400 meselesi de sadece bu yönelimin bir detayıdır.

Gelelim bu rant kollayıcıların peşinde koştukları yanlışın (Dünyanın ekonomik ağırlığı doğuya kayıyor) imkansızlığına.

Çağımız bilgi ekonomisi çağı yani bilgi bir üretim faktörü olarak artık sermayenin de, emeğin de çok önünde, bu temel gerçeğin kökeninde ise bilginin üretim fonksiyonlarında azalan verim kanununa tabi olmaması; başka bir ifade ile, üretim sürecine daha fazla emek ya da sermaye kattığınızda üretim artıyor, azalarak artıyor, oysa aynı sürece daha fazla bilgi faktörü koyduğunuzda üretim yine artıyor ama artarak artıyor yani bilgi için azalan verimler kanunu artık geçerli değil, emek ve sermaye için hala geçerli, büyük küresel zenginliği de ama gelir bölüşümündeki sıkıntıları da (Trump, Brexit) bu gerçek, bilgi faktörü üretiyor (ABD neden bu kadar hızlı büyüyor?).

Yukarıdaki paragrafın özeti ve anlamı şu: 2019 senesinde hangi üniversiteler dünya üniversiteler sıralamasında en önde iseler ve bu üniversiteler hangi ülkenin, hangi değerler bloğunun üniversiteleri ise o ülkeler, o değerler bloğu 21. yüzyılda ekonomide en başarılı ülkeler, bloklar olacaklar, üniversitelerinin bu sıralamada yeri kadar başka ülkelere fark atacaklar çünkü ekonominin motoru bilgi ve bu bilgi de üniversitelerde üretiliyor.

Elimizde CWUR’ın (Dünya Üniversiteler Sıralaması Merkezi) yeni yayınladığı listeler mevcut, ister ilk yüze, ister ilk bine bakın, hatta isterseniz başka sıralamalara bakın,  ABD ve İngiltere üniversiteleri Çin ve Rus üniversitelerine oranla açık ara öndeler; ilk yirmide sadece 13. sırada bir Japon üniversitesi var, dördüncü ve beşinci üniversiteler (Cambridge, Oxford) İngiliz üniversiteleri, diğerleri ise tümüyle ABD üniversiteleri.

İlk ellide de, ilk yüzde de, ilk binde de durum farklı değil; ilk yüzde üç tane Çin üniversitesi var, 59, 70 ve 96. sıradalar, Rus üniversitesi ilk yüzde hiç yok, görebildiğim ilk Rus üniversitesi sıralamada 222. sırada ama itiraf edelim Çin Rusya’ya oranla bir-iki gömlek önde. (Kaynak:CWUR)

Üniversite kalitesi yani bilgi üretme olarak durum yaklaşık bu iken 21. Yüzyılda dünya ekonomisinin doğuya (Çin-Rusya bloğu) kaydığını, kayacağını iddia etmek şayet isteksel bir düşünce (wishful thinking) değil ise olsa olsa cehalettir diye düşünüyorum ama benim şahsi görüşüm bu saçma görüşün tümüyle isteksel düşünce (wishful thinking) temelli olduğu; isteksel düşüncenin nedeni de muhtemelen batı değerlerine, özgürlük gibi, kalıtımsal, marazi bir düşmanlık. 

Gelelim ekonomik büyümenin çok önemli bir ayağı olan araştırma-geliştirme harcamalarının mutlak miktarlarına ve milli gelir içindeki paylarına; bu alanda Çin üniversiter performansından biraz daha iyi ama bu durum da Çin’e bir avantaj sağlamıyor.

2018 itibariyle ABD’nin (devlet artı özel) senelik araştırma-geliştirme (R&D) harcaması 477 milyar dolar; Çin’in yıllık araştırma-geliştirme harcaması ise 370 milyar dolar, Rusya’nınki ise 40 milyar dolar ile çok gerilerde.  

ABD ve Çin’den sonra dünyada en çok araştırma-geliştirme harcaması yapan iki ülke Japonya (171 milyar dolar) ve Almanya (110 milyar dolar), bu iki ülkeyi de bir anlamda batı bloğunun içinde değerlendirmek gerekiyor.

İsrail’in milli geliri küçük, bu milli gelir içinde araştırma-geliştirme harcaması da düşük ama bu harcamanın milli gelire oranı yüzde 4.2 ile dünyada milli geliri içinde en yüksek araştırma-geliştirme harcaması yapan ülke, bu konuyu da dikkate almak gerekiyor. (Kaynak:UNESCO)

Son senelerin en popüler ifadesi muhtemelen innovasyon ifadesi; innovasyon kavramını ise küresel kurumlar yedi faktörle tanımlıyorlar ve ölçüyorlar.

Bu yedi faktör şunlar: 

  1. Araştırma-geliştirme harcamalarının mutlak ve oransal büyüklükleri.
  2. Patent üretimi.
  3. Araştırma-geliştirme eksenli lisans ve lisansüstü diplomalıların sayısı. 
  4. İmalat sanayinin ürettiği katma değer.
  5. Verimlilik.
  6. Üretim ve ihracat içinde yüksek teknoloji ürünlerinin mutlak miktarı ve payı.
  7. Araştırmacı sayısı.

Bu faktörlerin büyüklükleri innovasyon alanında en önde gelen on ülkeyi de belirliyor; bu ülkeler şunlar:

  1. Güney Kore
  2. Almanya
  3. Finlandiya
  4. İsviçre
  5. İsrail
  6. Singapur
  7. İsveç
  8. ABD
  9. Japonya
  10. Fransa

Kaynak: Bloomberg innovasyon endeksi

İnnovasyon alanında da Rusya ve Çin ilk ona giremiyorlar.

Rusya ve Çin ekonomilerinin geleceği için en olumsuz sıralama da muhtemelen bu ülkelerin dünya hukuk devleti uygulamaları sıralamasında çok çok gerilerde olmaları; 21. Yüzyılda hukuk devleti alanında geride olan mutlaka ekonomide de geriye düşecek, herkesin bunu iyi görmesi, bilmesi gerekiyor.  

Tüm bu küresel veriler ve mukayeseler ışığında 21. Yüzyılda dünya ekonomisinin ekseninin doğuya, üstelik Çin ve Rusya’nın önderliğinde kayacağını söyleyebilmek için gerçekten büyük bir cesaret ama içi boş, veri ve bilgiye dayanmayan cesaret gerekiyor.

Bizdeki Çin ve Rusya hayranlarını anlamaya çalışıyorum, bu arkadaşlar hem kalıtımsal olarak hem de sınıfsal ve bireysel çıkarları doğrultusunda daha özgür, daha rekabetçi, dolayısıyla daha zengin ve daha özgür olunduğu için de daha güvenlikli olacak bir Türkiye fikrine karşılar.

Bu Çinciler bu mücadeleyi kazanabilirler mi, çok emin değilim ama imkansız da değil doğrusu, Türkiye’yi siyaseten, hukuken, ekonomik olarak batı değerler sisteminden koparmak için ellerinden geleni yapıyorlar; Allah onlara akıl, fikir versin.

Kazanırlarsa, bu imkansız değildir, Türkiye çok büyük kayıplarla karşı karşıya kalacaktır.   

Bu yazımın ana fikri aslında teknik bir konu; üretim süreçlerinde (üretim fonksiyonları) emek ve sermayenin aksine bilgi girdisinin (üretim faktörü olarak bilgi) ikinci türevi de pozitif yani daha çok bilgi koyduğunuzda sisteme üretim artarak artıyor ve artan, artacak refahın kaynağı da bu, başka bir şey değil.

Bilgi de üniversitelerde, üniversitelerin mükemmeliyet merkezlerinde üretiliyor.

Hangi üniversitelerde?

Harvard, MIT, Stanford, Yale, Cambridge, Oxford, vs..

Dünya üretim ekseni doğuya kayıyormuş!

Buna inananlar, iddia edenler, işletecek başka cahiller bulsunlar kendilerine.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.