Ekonomi ve üniversite hocası

Bir hoca çıktı karşıma üniversitede ve benim iktisada yaklaşımımı kökünden değiştirdi.

Üniversite birin ilk dersine girdiğimde 17 yaşındaydım, “emek en yüce değerdir”den öte bir şey söyleyemiyordum ama cahil solculuğumla mutluydum.

Uluslararası ticaret okuyordum, bursluydum ama işin doğrusu iktisatta neler olduğunu anlamıyordum, terminoloji bana çok uzaktı.

Sonra, “Finans” dersimize Yaşar Erdinç adlı hiç tanımadığım biri girdi ve ben öğrencilik hayatımın en büyük terbiyesizliğini ona yaptım.

Daha ilk dersti, karşımıza geçip, hepimiz birer finansçı adayı olduğumuza göre, bir finans uzmanının neler yapacağını anlatmaya başladı.

“Patronunuzun teknesini büyütmesine, ikinci uçağını almasına, pahalı koleksiyonlar edinmesine, bankadaki parasını katlamasına yardım etmek, bu uğurda çalışmak…”

Kanımdaki solculuk iyice kaynamış ve kulaklarımı uğuldatarak patlatmıştı, oturduğum yerden kalkmadan, “bıktım bu yavşaklıktan!” dedim, evet tam bu kelimeyi kullandım, “utanmıyor musunuz bunları iyi bir şeymiş gibi söylemeye?”
Yaşar Hoca, “ilk kez üniversitede olduğumu hissettim,” dedi gülümsemesini koruyarak, derse ara verdi, oysa yeni başlamıştık, beni yanına çağırdı.

Ben ona hırsla içini dolduramadığım birçok kavramı sıraladım: emek, sömürü, üretim, hakça paylaşım…

“Kalküta diye bir yerin kralı ol ve bana sömürüsüz bir ekonomik sistem sun,” dedi.
Karşı çıktım hemen: “Ben kral falan olmam!”

“Olmazsan olma. Ne istiyorsan o ol. Sana dört soru soracağım ve şayet bu dördüne mantıklı yanıtlar verirsen bütün okulu amfiye toplayıp dersi senin bana anlattığın şekilde anlatacağım ve onlardan bugün kadar anlattığım dersler için özür dileyeceğim.”

Büyük bir hırsla doldu içim, hemen birkaç sevdiğim insanla konuştum, bir iktisat profesörü başıma geleni tekrar anlattırıp kahkaha attı, 21. Yüzyılda Sosyalizm kitapları alıp okudum, o dört soruyu -ne olduklarını bilmiyordum- ben sordum ama ikna olamadım, bir türlü sömürüsüz, herkesin benim düşündüğüm gibi yaşayabilecekleri sistemi kuramıyordum.

Yaşar Hoca sınıfa her girişinde göz kırparak bana soruyor, bulamadığımı söyleyince, “vaktin var merak etme,” diyordu, “son derse kadar vakit veriyorum sana.”

Aradan iki ay kadar geçti, hoca gene sınıfa girdi, ben de artık hazırlamıştım kendimi, göz kırptı, yerimden kalkarak özür diledim, çok araştırdığımı ama o sistemi bir türlü kuramadığımı, kendi sorduğum soruları tam manasıyla yanıtlayamadığımı söyledim.

“Gene de bu anlattıklarınızın yanlış olduğunu biliyorum,” diye ekledim, “bir gün bulacağıma da inanıyorum ama şimdilik bulamadığımı kabul ediyorum.”

“Ben sana dört soru sormayacaktım zaten, onu lafın gelişi söyledim,” diye hiç unutmadığım bir cevap verdi. “Seni motive etmek için. İnsanlık en başından beri bu sistemi arıyor. Kimse bulamadı henüz. Eğer sen bulabilseydin, amfiye topladığım kalabalığa, ‘karşınızdaki arkadaşınız Nobel İktisat Ödülünü alacak,’ diyecektim. Ama bu anlattıklarımın iyi şeyler olmadığını ben biliyorum. Senin ‘sömürü’ diye karşı çıktığına, ben de İslami bulmadığım için karşı çıkıyorum. Özünde, senin de benim de istediğimiz aynı. Ne yazık ki ne sen bulabildin ne de ben.”

O gün değişti iktisada bakışım tamamen, Yaşar Hoca sayesinde, Yaşar Erdinç, en son geçen sene Levent’te, 17 Ağustos 2019, kalabalık olmayan bir cenaze töreninde…

Rahmetli hocamı bir kez daha büyük bir sevgi ve hasretle anarken, onun açtığı yolda ben ekonomi yazarlarını, kitaplarını okur oldum.

Evvela Para Harekâtı, sonra Ege Cansen’in, Süleyman Yaşar’ın, Asaf Savaş’ın, Mahfi Eğilmez’in, Abdurrahman Yıldırım’ın, Güngör Uras’ın, Erol Katırcıoğlu’nun, Cemil Ertem’in köşe yazıları, daha sonra Mahfi Eğilmez’le Ercan Mumcu’nun kitapları, şimdilerde ille Atilla Yeşilada ve Barış Soydan…

Aslında, bu yazıda Barış Soydan’ın muhalefet partilerinin ekonomi politikalarından sorumlu isimleriyle T24’te yaptığı iki programa dair yazacaktım…

O da bir sonraki yazıya kalsın.


© Ahval Türkçe