Nesrin Nas
Kas 12 2017

Ekonomide bozulma kalıcı hale geldi

Gerçeklerden uzun süredir koptuk.

Hem devasa dış açığı hem devasa olmaya aday bütçe açığı ile dünyanın en kırılgan beş ekonomisi içinde, grubun diğer üyeleri değişirken, kırılgan beşlinin sabit elemanı olarak kalmaya devam eden Türkiye’yi yönetenlerin yeni bir Türkiye hikayesi de kırılganlığa paralel olarak gerçeklerden koptukça kopuyor...

Her gün yeni bir ''Büyük ve Güçlü Türkiye'' hikayesine uyanıyoruz. Milli otomobil üretimi için düğmeye basılıyor, milli davaya hizmet edecek milli tank, milli uçak ve Avrupa'yı kıskandıracak büyüklükte milli projeler birbiri ardına kamuoyuna duyuruluyor.

Pek tabii “tahta” nın element kabul edildiği yerli ve milli bir eğitim ile gelecek nesiller milli davaya hazırlanıyor...

Öyle görünüyor ki enflasyon, faiz, döviz ve işsizlikte fren tutmadıkça, iktidar, insanları bugünün gerçeklerinden koparıp sanal bir gelecek hayalinin peşine takacak hikayelere daha çok sarılacak.

Dolayısıyla ekonomiden siyasete giderek derinleşen sorunlar ve sıkıntılar, milli ve güçlü bir Türkiye davası için halkın katlanması gereken geçici sıkıntılar olarak önemsizleştirilecek...

Peki iktidar, çoğunluğu bu sanal milli dava rüyası etrafında birleştirebilir mi?

Bir zamanlar adını dahi anmak istemedikleri Atatürk’ü bu yıl 10 Kasım’da abartılı törenlerle anacak kadar esnekliği olan bu iktidarın, halkı sanal bir milli davaya ikna etmek için her yolu deneyeceğinden hiç kuşkum yok, ama ekonomik göstergelerdeki bozulmanın iktidara sonsuz esneklik tanıyacağından kuşkuluyum.

Çünkü ekonomik bozulmanın kalıcılaştığı artık inkar edilmez bir gerçek olarak ortada duruyor.. Arada tek tük iyi haberler gelse de, beklentiler öylesine bozulmuş ki piyasalar olumlu hiçbir haberi satın almıyor.

Mesela Eylül 2017 sanayi üretim rakamları aylık yüzde 0.6, yıllık yüzde 10.4 oranında bir büyüme ile beklentilerin üzerinde geldi. Ne var ki, global piyasalardaki ucuz paranın bolluğundan ve iktidarın Türkiye’yi topyekün bir şantiyeye çeviren inşaata dayalı büyüme saplantısının nimetlerinden yararlanırken önemsiz iyi haberleri bile coşkuyla satın alan piyasalar, artık sadece kötü haberlere duyarlı olduğu için bunu görmezden geldi.

Beklentilerdeki bozulma, oyunu değiştirecek bir kararlılığın ve oyuncunun olmadığı düşüncesiyle birlikte kalıcılaşmaya başlıyor ve tüm fiyatlama davranışı bozuluyor.

Ekim ayı enflasyon rakamlarının detaylarında da açıkça görüleceği gibi fiyatlama davranışı fena bozulmuş. Yani bundan sonra fiyatlar genel düzeyinin ve döviz kurunun yönü hep yukarı.

Üstelik döviz kuru bugünkü seviyesine yerleşmiş görünüyor. Hafızasına  “Türkiye ekonomisi 70 Cent’e muhtaç” sözü kazınmış ve ekonomik krizi dövizin fiyatıyla ölçen bir toplum için, kurun bu seviyesi tek başına beklentilerin bozulması için yeterlidir.

Uzun bir aradan sonra, yıllık yüzde 11.9 ile tekrar iki haneli olan enflasyon ve kur birlikte orta ve uzun vadeli faizleri yukarı itiyor. Bu da enflasyonu yüzde 15 bandına taşıyor.

Yıllık faizler 10 yıllık tahvillerde yüzde 12.25’e çıkmış, neredeyse bir yıllık tahvil faizlerine yaklaşmış. Yani kimse ne kısa vadede, ne orta vadede, ne de uzun vadede faizlerin ve fiyatların düşeceğini bekliyor.

Ekonomi çevreleri işsizliğin, enflasyonun, faizlerin ve kurun hep beraber yükseleceği bir döneme ayak bastığımızı biliyor. Eli kolu bağlı bir Merkez Bankası’nın bu bozulmaya müdahale edebilecek ve piyasaların önünde koşacak gücü olmadığını da...

Ekim ayı enflasyonunu masaya yatırdığımızda önemli bir eşiğin atlandığını görüyoruz. Mesela çekirdek enflasyon bize gelecek ile ilgili çok şey söylüyor.

Çünkü çekirdek enflasyon demek petrol fiyatları arttı, sel oldu domates fiyatları yükseldi, turfanda sebze henüz bollaşmadı gibi bahanelerden arındırılmış, genel eğilimi gösteren fiyatlar demek.

Şimdi bu çekirdek enflasyon Ekim ayında yüzde 2.37 artarak yıllık olarak yüzde 12.1 olmuş. Son üç aylık ivmesine baktığımızda ise yüzde 13.5’luk bir çekirdek enflasyon artışı var.

Yani bozulma kalıcı hale gelmiş.

Zaten tüketici enflasyonu için ölçülen mal ve hizmetlerin yüzde 72’sinin fiyatının artması ve bu mal ve hizmetlerin yüzde 70’inde de artışın yüzde 10’u geçmiş olması fiyatların yönünün bundan sonra hep yukarı olduğunu söylüyor bize...

Bu arada üretici enflasyonu da yüzde 17.3 ile zirve yapmış. Üretici Fiyatları Endeksi’nde ana unsur olan imalat fiyat artışı ise yüzde 18.86 olmuş. Bu artışın tüketiciye yansıtılmayacağı düşünülebilir mi? Tabii ki hayır.

Bu artışta kurlardaki artışın etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bir ayda dolar kurundaki artış  neredeyse yüzde 12. Bu artış, hem doğrudan ithalat yoluyla hem de Hazine’nin borçlanma ihtiyacını artırarak faiz kanalıyla dolaylı olarak (ki bir aylık kur artışını çevirebilmek için Hazine’nin ilave 80 milyar lira ek kaynağa ihtiyacı var) fiyatları yukarı itiyor.

Oysa Merkez Bankası, daha 10 gün önce, 2017 sonu için enflasyon tahminini tavan yüzde 10.3 olarak güncellemişti. Uzunca bir süredir Merkez Bankası enflasyonu pek ciddiye almıyordu, ama enflasyon tahmini hiç bu kadar kısa sürede aşınmamıştı.

Bugüne kadar ilan ettiği enflasyon hedeflerinin ve tahminlerinin tutmamasını ve piyasanın ardından gitmeyi pek sorun etmeyen Merkez Bankası’nın, bundan sonra aynı tutumu sürdürebileceği kuşkulu.

Hem içeride fiyatlama davranışı bozuldu hem ''swap'' (takas) faizlerinin yükselmesinden dolayı Londra TL para piyasasından borçlanma cazibesini yitirdi, hem de içeride kredi genişlemesi reel olarak sıfıra yaklaştı.

Yani Merkez Bankası’nın faizleri yüzde 12’de tutabilmesi neredeyse imkansız gibi.

Bu arada olmayan dış politikamızın maliyetleri de her geçen gün büyüyor. ABD ve AB ile ilişkilerimizdeki soğukluk ve mesafe artarken Ortadoğu da her geçen gün daha çok karışıyor.

Suudi Arabistan’da Muhammed Bin Salman’ın yolsuzluk (!) iddialı saray darbesi, Suudi-İran gerginliğinin ABD ve İsrail’in de katkısıyla sıcak bir çatışmaya evrilme olasılığı, Ortadoğu’yu ümmetçi bir bakışla ve Kürt fobisiyle okuyan bizi derinden etkileyecektir.

Bu etki sadece siyasi değil, aynı zamanda ekonomik sonuçlara da yol açacaktır.

Suudi Saray darbesinde Türk Telekom’un sahibi Oger de okkanın altına gitti. Katar ve yaklaşık 850 milyar dolarlık 1700 hesabın dondurulduğu Suudi zenginlerinin petro dolarlarının bize can suyu olma ihtimali böylece ortadan kalktı.

Bölgede göz gözü görmezken, Batıyla ilişkilerimiz pamuk ipliğine bağlı ve içeride siyasi gerginlik tırmanırken ekonomik göstergelerdeki bu bozulmayı durdurmak pek mümkün görünmüyor.

Hele bir sıcak savaş söz konusu olursa, korkarım Varlık Fonu da, Hazine’nin ihtiyaçtan fazla borçlanması da, Merkez Bankası’nın altın rezervlerini artırması da bizi ayakta tutmaya yetmeyecek...

Bu durumda elde sanal bir milli davadan başka bir şey kalmıyor...