Nesrin Nas
Şub 13 2018

El alemin parasıyla nereye kadar?

Bir süredir her sözümüzle, her attığımız adımla çağdaş dünyanın bir parçası olmak istemediğimizi, evrensel standartların bizi bağlamadığını haykırıp duruyorduk...

Ama robota format atmak...Hem de “Güvenli İnternet Günü”  kutlanırken bakanın sözünü kesti diye robotu sahneden uzaklaştırmak… Güvenli değil ama “güvenli” internet ortamı sağlamak için, internet yayınlarını RTÜK kanalıyla katı sansüre tabi tutmak...

Ve bütün bunların Elon Musk’ın Kennedy Uzay Üssü’nden dünyanın en büyük ve güçlü roketini fırlattığı ve kalkışta kullanılan roketlerden üçünün de başarıyla dünyaya geri döndüğü gün yaşanması...

Böyle bir ortamda ekonominin “geleceği” üzerine ne yazılır ki?.. Belli ki, Türkiye toplumu olarak ortak geleceğimizin hiçbir önemi yok...

Zaten Türkiye, ekonomisini uzunca bir süredir çok kısa vadeye hapsetmiş ve kaderini piyasaların risk alma iştahına terk etmiş durumda.

Ekonomi yönetiminin önceliği kriz yokmuş algısı yaratmak. Halkın önceliği de ekonomiden adalete, iç güvenlikten dış siyasete herkesi bir yerden bir yere savuran bu badireyi en az hasarla atlatabilmek...

Afrin Harekatı ekonomiden adalete tüm sorunların üzerini kalın bir örtüyle kapattı.

Zaten savaşın kutsandığı ve kitle psikolojisinin mutlak savaş yanlısı olduğu bir ortamda böyle bir operasyonun ekonomi üzerindeki etkilerini analiz etmeye kalkışmak bile cesaret işi.

Artık ülke sathında sürekli bir savaş halinin egemen olduğu olağandışı koşullar hakim. Cumhurbaşkanı ve iktidar ortağı Bahçeli, her gün kendileri gibi düşünmeyenleri meydanlarda düşman, darbeci, vatan haini ilan ediyorlar.

Popülist savaş siyasetinin her an toplumsal fay hatlarını kırma tehlikesi kimsenin umurunda değil. Öfkenin yakıcılığı aklın sesini susturuyor. Othello’nun dediği gibi “Anladığım sözlerindeki öfke, sözleri değil!”

Kaldı ki, iktidara göre dört tarafımızı çeviren dış düşmanlar ve iktidarı eleştirmeye kalkışan iç düşmanlar sayesinde “beka sorunu” ile boğuştuğumuz bugünlerde enflasyon oranı çift haneli olmuş, dünyanın en pahalı benzinini kullanıyormuşuz, geçiş garantili köprülere, tünellere bütçeden oluk oluk para akıtılıyormuş…

Konut satışları düşmüş, bankalar artık çok temkinli davranıyor yeni kredi vermek istemiyor, kimse de kredi kullanmak istemiyormuş, bankaların yurt dışından kaynak temini de epey bir güçleşmiş…

Ha! bu arada dış ticaret açığı da Ocak ayında ikiye katlanmış... Geçen yılın Ocak ayında 9,5 milyar TL fazla veren Hazine nakit dengesi bu yılın aynı döneminde 1,5 milyar TL açık vererek yıla başlamış...

Bütün bunlar pek kimsenin umurunda değil.

Piyasaların da maşallahı var. Bir yandan “belirsizlikleri yönetmek kolay olmayacak, 2018 her açıdan zor bir yıl olacak, bir an önce normalleşmeye geçmek gerekir” diyorlar ama öte yandan Mayer Rothschild’in “sokaklarda kan varsa hisse senetlerini satın alın” sözünü haklı çıkarırcasına buldukları her yatırım aracına saldırıyorlar.

Ama dışarıdan, örneğin ABD piyasalarından gelen her haberle histeri krizine giriyorlar. Gerçeğin soğuk yüzüyle birgün mutlaka karşılaşacaklarını bilmeleri de paniği büyütüyor.

Bir kere Türkiye’deki temel enflasyon göstergeleri 2003 bazlı enflasyon endekslerinin en kötü seviyesinde. Gelecekteki fiyatlama davranışına ışık tutan çekirdek enflasyon, son 15 yılın en kötüsü...

Bilmem farkında mıyız, ama dünya ekonomisi de yeni bir faza geçti. Deflasyon bitti. Büyüme döngüsü tekrar başladı. İvmesi de bir hayli yüksek. Haliyle enflasyon geri geliyor ve hisse-tahvil fiyatları buna ayak uydurmak zorunda.

FED bilanço daraltma baskısını ensesinde hissediyor. Eninde sonunda frene basacak. Bu da hisse-tahvil piyasasını derinden etkileyecektir.

Avrupa Merkez Bankası ise, eski faiz politikasından çıkmakta kararsız, ama parasal genişleme politikasına son verme baskısına daha fazla dayanamaz.

Sonunda dünya ekonomisinde geri gelen enflasyon vade riskleriyle birlikte hisse-tahvil fiyatlarına yansıtılacaktır. Dolar-euro kredi faizleri de yukarı gidecektir. Bu durumda Türk bankalarının ve firmalarının taze dış kaynak bulması epey zor görünüyor. Oysa son 15 yılda dış tasarrufların nimetlerine fena alışmıştık.

Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) verilerine göre, Türkiye’deki şirketlerin 10 yılda yaptığı borç artışı, Çin dışında tüm gelişen ülkelerin rekorunu elinde tutuyor. 

Son 10 yılda Türkiye’de reel sektörün borçları milli gelirin yüzde 33.6’sına ulaşmış. Sorun bu borcun döviz ağırlıklı olmasında. Öyle ki, şirketlerin döviz açık pozisyonu 2017 yılında 212 milyar dolara çıkmış.

Şimdi bu tabloyu dünya ekonomisindeki gelişmelerle birlikte okursak, sistemik riskimizin ne kadar yüksek olduğunu daha iyi görürüz.

Tabii, biz bütün bunlara gözlerimizi kapatarak, hem de ekonomik, siyasi ve sosyal maliyeti çok yüksek bir sınır ötesi harekat yaparken, faiz indirme tartışmalarına da kaldığımız yerden devam ediyoruz. 

Bu tartışmaların kur üzerinde yaratacağı baskıyı bilmezden geliyoruz. Kur arttıkça şirketlerin, bankaların yazacağı zararları da pek umursuyor gibi görünmüyoruz.

Bu arada uluslararası net sermaye girişlerindeki azalma da gözlerden kaçmıyor.
Kuşkusuz  kalıcılaşan OHAL rejimi ile evrensel hukuk düzeninin bütünüyle dışına çıkmanın bariz sonucu uluslararası net yatırım girişindeki azalmadır.

Rakamlar uluslararası net doğrudan yatırım girişinin 2017 Ocak-Ekim arasını kapsayan 10 ayda, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 16.9 azaldığını gösteriyor.

Her ne kadar yapılan araştırmalar, Türkiye insanının temel hak ve özgürlüklere saygılı demokratik bir hukuk devleti talebinin çok güçlü olmadığını ortaya koyuyorsa da, çalışacak bir işlerinin, sofraya koyacakları aşlarının, çocuklarını hayatta tutmanın ancak demokratik bir hukuk devletinde yaşamakla mümkün olduğunu eninde sonunda bu topraklarda yaşayan insanlar da anlayacaktır.

Nitekim, hukukun üstünlüğü sıralamasında alt sıralara doğru kaymanın maliyeti artık tüm ekonomik göstergelere açıkça yansıyor.

Dünya Adalet Projesi’nin son raporuna göre, 113 ülkede hukukun üstünlüğü sıralamasında 113 ülke arasında 101’inci sıradayız.

Geçen yıl 99’uncu sıradaydık. Sıralamada geriye gittikçe uluslararası net yatırımlar da azalıyor...

“Hükümet yetkileri üzerinde kısıtlamalar” kategorisi en kötü not aldığımız kategori olmuş… Bu kategoride 113 ülke arasında, Zimbabve ve Venezuela’nın önünde 111’inci sırada yer bulabilmişiz.

Yani uluslararası yatırımcılar bizim gibi düşünmüyor...Güçlü ve hesap vermeyen bir iktidarın varlığını yatırım ortamı için güvenli bulmak bir yana, aksine riskli buluyorlar.

Hukukun üstünlüğü sıralamasında en alt sıralarda olan bir ülkede ekonominin iyiye gideceğini beklemek safdillik olur.

Robot Sanbot’a format atmak kolay da… Ekonomisi çöken bir topluma format atmak… İşte bu zor!