Mark Bentley
Oca 11 2018

Erdoğan ekonomide İslami mirasa dönüyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 1997 senesinde iktidardan kovulan İslamcı hareketin ekonomik politikasını giderek daha fazla örnek alıyor.

Düşünülenin aksine, Erdoğan’ın Türkiye’nin ekonomik sorunlarını çözmeye yönelik; yüksek faiz oranlarının enflasyonu arttırdığı düşüncesini de kapsayan tuhaf yaklaşımı pek yeni değil.

“Erdoğan ekonomisi” aslında, 2011 yılındaki vefatına kadar Erdoğan’a siyasi akıl hocalığı yapmış olan eski başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın benimsediği politikaları temel alıyor.

Türk İslamcıları arasında, faiz oranlarını kritik bir makro-ekonomik araç olarak gören Batı kaynaklı ve IMF destekli doktrinleri ilk reddeden de Erdoğan değil aslında Erbakan’dı.

1996 ve 1997 yılları arasında Başbakanlık yapmadan önce Türkiye’de din temelli siyasi birkaç partiye başkanlık yapmış olan Erbakan, ordu tarafından görevinden alınmadan önce de şu ekonomik adımların atılmasını öne sürmüştü:

- Devlet bankaları kar amacı gütmek yerine istihdam ve üretimi desteklemelidir.
- Türkiye ithalata bel bağlamak yerine kendi ağır sanayi ve savunma sanayini geliştirmelidir.
- Merkez Bankası Batı’nın çıkarları için değil milli çıkarlar uğrunda çalışmalıdır.
- NATO ve AB ile yakın işbirliği içinde olmak yerine, Türkiye Hamas, Sudan ve İran gibi diğer Müslüman ülkeler ve hareketlerle işbirliği yapmalıdır.

Erdoğan,  Nisan 2011’de  Erbakan’ın ölümünden iki ay sonra yapılan  genel seçimleri Türkiye’nin çok partili seçim sistemine geçtiğinden beri bir politikacı için rekor olan yüzde 49 gibi bir oranla kazandı.

Bu kadar farkla kazanılan bir zaferden güç alan Erdoğan seçim akşamı parti  genel merkezinin balkonuna çıktı ve gelmekte olan yılların kendisinin “ustalık dönemi” olacağını açıkladı.

Filistin ve Mısır gibi ülkelerle  Avrupa’da yaşayan Müslümanların da zaferini kutladığını söyledi.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden iki ay önce – lideri olduğu AKP 2002’den beri iktidarda – Erdoğan Erdem Başçı’yı Merkez Bankası’na Genel Müdür olarak atadı.

Başçı’nın görev dönemi banka için yeni mali politikaların müjdecisiydi. Banka enflasyon oranlarını hedef almak yerine ekonomiyi ve Erdoğan’ın büyüme politikasını destekleme yönüne döndü.

2011 yılı aynı zamanda Türkiye’nin Batı odaklı ekonomi politikalarının bittiği yıl olarak da anılacak. Hükümet son derece havalı biçimde 2008 yılında IMF’ye olan tüm borçlarını ödedi. Erdoğan bunu ülkenin ekonomik bağımsızlığı adına büyük bir zafer olarak niteledi.

Ancak bunu takip eden küresel ekonomik kriz ve sonuçları, Erdoğan’ı ekonomik durgunluğu engelleme ve küresel finansal düşüşün Türk ekonomi ve sanayisine etkilerini yavaşlatmaya odaklanmaya zorladı.

Seçimler yaklaşırken Erdoğan, Cumhuriyet’in 100. yılı olan 2023 için planlarını açıkladı. Türkiye için sanayideki başarılara dayalı bağımsız bir yol çizme sözü verdi.

Altyapı harcamalarında yapılacak büyük değişikliklerle beraber Türkiye önündeki 12 yılda kendi otomobil, tank ve askeri jet uçaklarını üreterek sanayi kapasitesini arttıracaktı.

Erdoğan aynı zamanda devletin sahibi olduğu bankaların kaynaklarını ulusal projeler için kullanmaya başladı. Bunların arasında otoyollar, köprüler ve diğer altyapısal projeler bulunuyordu.

Aynı zamanda hükümetin kreditörler üzerindeki kontrolünü kullanarak finans piyasalarındaki dengeleri değiştirdi ve kreditörler istihdam ve işletmeleri desteklemek için piyasa oranlarının altında oranlardan krediler vermek zorunda kaldı.

2016’da hükümet aralarında Halkbank ve en çok kredi veren banka olan Ziraat Bankası’nı yeni kurulan varlık fonuna devretti. Bu hamle sayesinde şirketler Meclis denetimi altında olmadan ekonomiye destek olabildiler.

Son olarak, gene Erbakan’a bir selam niteliğinde, Erdoğan Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Türk girişimlerini yoğunlaştırdı.

Türk makamlarıyla yapılan birçok gizli toplantıdan sonra Erdoğan Hamas lideri HalidMashal’ı AKP 2012 Kongresi’nde sahnede kabul etti.

Aynı sıralarda, 2013 yılında devrilen Mısır’daki Müslüman Kardeşler hükümetine de kuvvetli desteğini sürdürüyordu. Sinirli fakat azimli biçimde Erdoğan, Mareşal Sisi hükümetiyle tüm diplomatik bağları kopardı ve İran, Katar ve Sudan ile ilişkilerini güçlendirme yoluna yöneldi.

2013 sonlarında yaşanan yolsuzluk skandalı, AKP hükümetinin İran’daki İslam Cumhuriyeti’ni ne kadar desteklediğini ortaya çıkardı.

Suçlamaların merkezinde hükümetin İran’a uygulanan ABD yaptırımlarından kaçmayı sağlayan bir entrikanın parçası olduğu vardı.

Bu da üst düzey bir Halkbank yöneticisinin bir New York mahkemesinde yaptırımları delmek ve dolandırıcılık suçlarından yargılanmasında temel delilleri oluşturdu.

Sudan’a dönersek, Erdoğan Başkan Ömer el-Başir ile ilişkileri geliştirmeyi dış politikada bir öncelik haline getirdi.

Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soykırım ve savaş suçları nedeniyle aranan Başir, geçtiğimiz ay Erdoğan’ı Hartum’da ağırladı. Bu bir Türk liderin Sudan’a ilk resmi ziyareti oldu.

Başir hakkında “kardeşim” diye konuşan Erdoğan, ticaret ve işbirliğini arttırma amaçlı 13 anlaşma imzaladı. Bundan üç ay önce de Ankara hükümeti ülkede bir askeri üs kurmak üzere 50 milyon dolarlık bir anlaşma imzalamıştı.

Geçtiğimiz hafta İsrail’in eski Mısır elçisi Zvi Mazel Türkiye’nin Kızıldeniz’de Sudan’a ait bir ada üzerinde bir denizcilik ve istihbarat altyapı üssü kurmakta olduğunu iddia etti. Bu projenin Afrika’nın doğu kıyısında bölgesel güvenliği tehdit eden bir “askeri işbirliğinin” parçası olduğunu öne sürdü.

2011 seçimlerinden beri Erdoğan ayrıca birçok ülkenin Türk ekonomisini çökertmek ve kendisini indirmek için destek verdiğini söyleyerek Batı ülkeleri ve NATO hakkındaki eleştirel tutumunu bir üst seviyeye taşıdı.

Erdoğan’ın kıdemli ekonomik danışmanı Cemil Ertem, birkaç gün önce Batı hakkında üstü kapalı biçimde konuşarak Erbakan’ı Başbakanlıktan indiren darbeden sorumlu olan beyinlerin şimdi de Türkiye’deki enflasyon, işsizlik ve yüksek faiz oranları gibi altyapı sorunlarından sorumlu olduğunu söyledi.

Türkiye’yi raydan çıkarma çabalarına rağmen, artık Batılı doktrinleri reddederek Türk sanayisini destekleme zamanının geldiğini söyledi.