Erdoğan faizin düşmesini istemiyor

 Lafı hiç uzatmadan, Türkiye’nin otokrat lideri Erdoğan’ın tüm tersi açıklamalarına karşın aslında faizlerin inmesine karşı olduğunu söyleyebiliriz. Üstelik daha bugün, ‘Faizleri indirmedi’ gerekçesiyle kendi atadığı Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı görevden aldığını açıklaması bile bunu değiştirmiyor. Sadece eylemleriyle söylemlerinin farklı olduğunu gösteriyor.

Eğer eylemleri ve söylemleri uyumlu olsa, yani Erdoğan faizleri gerçekten düşürmek isteseydi, Merkez Bankası Başkanı’nı görevden hiç almaz ya da yumuşak bir şekilde ayrılışa ikna edebilirdi. Bugüne kadar Erdoğan’ın her isteğine boyun eğen, hatta Erdoğan’ın çıkarları uğruna Merkez Bankası bilançosunda hile yapmayı bile göze alan Murat Çetinkaya’nın bunu hiçbir şekilde kabul etmeyeceğine inanmak son derece güç.

Diğer taraftan faizlerin yüksek kalmasını istediği ve ülkede devam eden krizin sürmesi taraftarı olduğuna inanmak için, Erdoğan tarafından yapılan pek çok eylem var.

Öncelikle son karardan başlarsak, görevden alınan Çetinkaya, zaten Temmuz ayından itibaren faiz düşürmeye hazırlanan ve buna ilişkin güçlü sinyaller veren bir Merkez Bankası Başkanı’ydı.

Ayrıca geçen hafta açıklanan yüzde 15.7’lik enflasyondan sonra, yurtiçi ve dışından uzmanlar, Temmuz ayından itibaren Türkiye’de yeni bir faiz indirim sürecinin başlayacağı konusunda hemfikirdi. Bono piyasasında düşen faizlerde bu beklentinin de etkisi vardı. Borsa ve TL de faizlerin düşeceği ve ekonomide yeniden yükselişin başlayacağı beklentisinden olumlu etkilenmişti.  

Hafta boyunca açıklanan raporlardan piyasaların güçlü bir faiz indirimi sürecine hazırlandığını öğrendik. Merkez Bankası’nın bu yıl içinde en az dört puan olmak üzere Merkez’in 2020 sonuna kadar dokuz puanlık faiz indirimi yapacağı uluslararası bankaların  raporlarında bile yer aldı.

Hatta Merkez Bankası’nın enflasyonu düşürmek için faizleri yüksek tutma konusunda son dokuz aydır sergilediği kararlı tavır, kaybolan güven unsurunun kazanılması konusunda önemli bir adım olarak değerlendiriliyordu. Sırf bu nedenle daha yüksek faiz indirimlerinden bahsedenler vardı.

Ancak Erdoğan aldığı tek bir kararla tüm bunları silip attı. Şimdi görüşler hızla değişiyor ve Merkez Bankası’nın tarafsızlığını kaybettiği gündeme getirilerek faiz indirimlerinin gecikeceği beklentisi yayılıyor.

Faizleri düşürmek isteyen bir politikacı böyle bir durumda sanırız en fazla Merkez Bankası Başkanı’nın elini sıkar ve her şeye rağmen gelen yumuşamanın keyfini çıkarmaya çalışırdı.

Erdoğan’ın tersini yapmasının nedeni ise şüpheli. Olası gerekçelere baktığımızda açıklaması çok güç.

Örneğin seçim yenilgisinin sebebini bozulan ekonomide görüp intikam almak istedi dense -ki kendi açıklamasında bunun izleri var- pek mantıklı değil. Çünkü öyle bir durumda ekonominin tek sorumlusu olan damadı Berat Albayrak’tan başlaması gerekirdi. Türkiye faiz oranlarının sabit olduğu bu yılın Mart ayında, seçime haftalar kala ekonomi yönetiminin aldığı hatalı kararların etkisiyle kendi başına mini bir kriz çıkartmayı bile başardı. Bu durum tüketici güveninin çökmesine neden oldu ve muhtemeldir ki, AKP’nin oy oranlarında erimeye yol açtı. Üstelik Merkez Bankası’nın bunda hiçbir etkisi de yoktu.

Ya da Erdoğan faiz düşürmedikleri gerekçesiyle, Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nda yüksek faizi oy birliğiyle savunan tüm üyelerin görevine son vererek tepkisini gösterirdi. Bunu da yapmadı ve yeni Başkan’ı aynı yüksek faizi savunan aynı kuruldan seçti.

Dolayısıyla bir intikam alma kuramı akla uygun değil.

Öte yandan elbette son seçim yenilgisinin ardından Erdoğan’ın şirazesini kaybettiği ve rasyonel kararlar almakta zorlandığı da iddia edilebilir. Bu nedenle mantıklı kararlar beklemenin anlamsız olduğu da vurgulanabilir.

Ya da gelecekte de kaybedeceğini öngörüp, bugüne kadar hep yaptığı gibi çatışa çatışa çekilme taktiğini uyguladığı da söylenebilir.  

Ancak Erdoğan hala güçlü şekilde iktidarda ve seçimsiz geçecek bir dört yılın ardından ekonomiyi düzeltip yeniden seçilme ihtimali de sürüyor. Bu nedenle şimdiden bu kadar korkuya kapılıp tüm gemileri yakmasını beklemek de çok gerçekçi değil.

Ayrıca Erdoğan, iktidarının zayıf karnı haline gelen ekonomiyi su  üstünde tutmak için de hala ve her şeye rağmen yabancı, özellikle de Batılı sermayeye ihtiyaç duyduğunun farkında.

Yabancı sermaye için de bir takım önemli güvencelerin gerektiğini, 2001’de IMF dayatmasıyla kabul ettirilen Merkez Bankası bağımsızlığın bunların en önemlisi olduğunu biliyor. Bunu çiğnemenin nelere yol açtığını da geçen yıl Nisan ayında Londra’da faiz karşıtı söylemlerinin ardından Türk piyasalarında çıkan kriz nedeniyle yakından tecrübe etti.

Erdoğan’ın Merkez Bankası bağımsızlığını çiğneyeceğini söylediği konuşmaların ardından dolar 7 TL’nin üzerine çıktı. TL’yi ancak Merkez Bankası’nın uluslararası yatırımcıların isteğiyle yüzde 24’e çıkartıp Arjantin’den sonra dünyanın en yüksek faizini vermesi kurtarabildi.

Öte yandan Erdoğan seçim sonrası kontrolünü kaybedip tüm enerjisini Batı karşıtı bir diktatörlük kurmaya harcayacak kadar gerçeklerden uzaklaşmış olsaydı, kendisine bağlı devlet Hazinesi hafta içinde Batılı yatırımcının kapısını çalıp Yunanistan’ın dört katı faizle 2.25 milyar dolarlık yeni bir borçlanma yapmazdı.

Erdoğan’ın Batı karşıtı ve yabancı düşmanlığı içeren söylemlerine karşın Türk Hazinesi bu yılın ilk altı ayında rekor faizlere bile aldırış etmeden yurtdışı piyasalardan 8.5 milyar dolar borç aldı. Şartlar ve söylemler ne olursa olsun Erdoğan küresel bankerlere istediği yüksek faizi veriyor, onlar da Erdoğan’a ihtiyacı olan parayı.

Keza Erdoğan bir taraftan yerli para sloganları atarken, Türk Hazinesi artık kendi ülkesinde bile dövizle borçlanıyor oluşu da önemli çelişki. Yılbaşından bu yana iç piyasadan döviz ve altın cinsinden 2 milyar dolardan fazla borçlanma yaptı. Oysaki devlet tarafından teşvik edilen böylesine bir dolarizasyonun, TL faizlerinin düşmesi önündeki en önemli engel olduğu da çok açık.

Tüm bu çelişkiler dönüp dolaşıp konuyu Erdoğan’ın piyasaları olumsuz etkileyecek bu tip eylemleri neden yaptığına getiriyor.

Geçen yıl “Başkanlık sistemine geçince faizi ben belirleyeceğim” diyerek kriz çıkartan Erdoğan tam sular durulmaya başlamışken neden aynı adımları hataları yaparak ekonomiyi içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklüyor? Neden sık sık söylediği “Müslüman aynı delikten ikinci kez ısırılmaz” sözünün aksine hareket ediyor?

Daha önce Murat Yetkin tarafından kaleme alınan bir plandan bahsetmiştik. O yazıda Erdoğan’ın başkanlık sistemine geçişin ardından kendi sermayesini oluşturmaya dönük planlarından bahsediliyordu. Servet değişimi için çıkarılacak kontrollü bir krizden...

Kriz ortamı demek yüksek faiz, yüksek döviz demek. Bugüne kadar iş yapanların işlerinin zora girmesi, borçlarını ödeyememesi demek. Fabrikaların, şirketlerin fiyatlarının ucuzlaması, iflas eden şirketler, iflas eden bankalar demek. Devletin yeniden ekonomiye adım atması, aynı zamanda kimin batıp, kimin ayakta kalacağına karar vermesi demek. Servet değişimi demek.

İşler böyle mi yürüyor? Plan bu şekilde mi işletiliyor? Bilmiyoruz. Ancak şimdilik akla en yakın gelen ihtimal bu gibi gözüküyor…

© Ahval Türkçe


Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.