Faiz artışı beklenen etkiyi yaratamadı; peki sonra?

Çarşamba gecesi acil yapılan Para Politikası Kurulu toplantısı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) 300 baz puan faiz artışı kararını yarım saatten az bir sürede aldı. Geç likidite penceresinden borç verme faizini yüzde 13,5’ten yüzde 16,5’e çıkardı.

Diğer iki borç verme faizine dokunmazken, Başkan Çetinkaya’nın daha önce para politikasının basitleştirileceğine dair söylemi de gerçekleşmemiş oldu. Nisan ayında yapılan 75 baz puan artış da eklendiğinde, toplam faiz artışı sene başından bu yana 375 baz puana ulaşmış oluyor.

Kararın dayandırıldığı açıklamada Banka, “yakın dönemde piyasalarda gözlenen sağlıksız fiyat oluşumları ve enflasyon beklentilerinde süregelen yükseliş genel fiyatlama davranışlarına dair riskleri artırmıştır. Bu çerçevede Kurul, fiyat istikrarını desteklemek amacıyla güçlü bir parasal sıkılaştırma yapılmasına karar vermiştir” vurgusu yapıyor.

Çarşamba günü sabah saatlerinde dolar karşısında 4,92 seviyelerine kadar gerileyen lira faiz artışına ilk tepki olarak 4,57 ye güçlense de haftanın geri kalan günlerinde izlediğimiz üzere 4,8 civarına oturdu.  Merkez Bankası faiz hariç başka önlemler de devreye sokunca buralarda istikrar kazanmış gibi görünüyor şimdi.

Özellikle lira/doların 4,0’ın üzerine çıkışından beri faiz artışı gerektiğini anlatan piyasa açısından o zaman 150-200 baz puan yeterli olabilecekken, 300 baz puanlık artış kontrolün kaybedildiği görüntüsünden sonra gelince çok etkili olmuşa benzemiyor.

Banka’nın faiz artışıyla beraber yayınladığı açıklama teknik açıdan son derece sağlıklı olsa da, 300 baz puanlık faiz artışı neden etkili olmuyor peki?

Ya da başka bir ifadeyle, piyasa tarafı yatırımcısı, yorumcusu, teknik adamları hepsi birden faiz artışı gereğinden bahsederken, merkez bankası son haftalarda liranın hızlı değer kaybını neden sessizce seyretti ve en sonunda liranın değer kaybı artık katlanılmaz seviyelere ulaşınca müdahale etmeyi tercih etti?

Burada sihirli kelime “güvenilirlik” elbette.

Enflasyon oranı mevcut yüzde 11 seviyesinden sene sonunda yüzde 15’lere doğru yelken açmış görünüyor ve bu gidişat da merkez bankasının enflasyonla mücadelede güvenilirliğini çoktan kaybettiği anlamına geliyor.

Çünkü, Türkiye’de enflasyon merkez bankasının kendi hedefi olan yüzde 5’in iki katı bir seviyede seyrettiği gibi, gelişmekte olan piyasa ortalamasının neredeyse üç katında bulunuyor.

Enflasyon hedeflemesi yaptığını iddia eden bir merkez bankası için güvenilirliğin kayboluşu herhâlde olabilecek en kötü durum. Keza, enflasyon hedefinin temelinde olan “beklenti yönetimi” tamamen merkez bankalarının inandırıcılığı, verdiği bilgilerin genel ekonomi birimleri açısından ne derecede doğru kabul edildiği üzerine kurulu.    

Aslında liranın zaten değer kaybedeceği beklentiler dâhilindeydi.

Türkiye içi nedenler arasında artık gizlenemeyecek derecede dengesizleşen makroekonomik göstergeler- ki burada çok yüksek büyüme uğruna çift haneye oturmuş enflasyon, yüksek cari açık ve artan mali açığı düşünmek gerek- zaten lirada değer kaybı yaratacak ölçekte. Üzerine tabi özel sektörün GSMH’nin yüzde 30’una ulaşan dış borç durumunun yarattığı kırılganlığı da eklemek gerek.

Dış etkenler nedeniyle lira üzerinde oluşan baskı da tabi çok daha büyük bir dalga; üstelik sadece lirayı değil diğer gelişmekte olan ülke kurlarını da aşağıya çeker yönde. ABD merkez bankası Fed’in artık giderek daha yüksek bir faiz ortalamasına ilerlemesi, beraberinde dolar endeksinin yükselmesi ve tabi 10 yıllık ABD tahvil faizlerinin psikolojik yüzde 3 sınırının üzerine oturması ortalığı toz duman etmeye yeter de artar bile.

Zaten sorun da burada.  Hem iç hem dış faktörlerin anlattıkları üzerinden bağımsız bir merkez yükselen bu dalgaya karşı kurunu- lirayı- savunmak için gerekli adımları çok daha erkenden atmalıydı.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası bu adımları atmadı; atamadı. Sonuçta, sene başından bu yana Arjantin hariç diğer bütün gelişmekte olan ülke para birimleri arasında lira inanılmaz bir değer kaybıyla kötü performans listesinde zirveye oturmuş durumda.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Londra’da Bloomberg televizyonunda yaptığı mülakat ise işte tüm dünyaya merkez bankasının neden hareketsiz kalmak zorunda olduğunu tüm çıplaklığıyla göstermiş oldu. Erdoğan çünkü 24 Haziran seçimi sonrasında iktidarı alırsa para politikası dahil nasıl diğer her türlü ekonomik karar mekanizmasında son söz söyleyici olmak istediğini; olmayı planladığını açık ediverdi.

Son altı aya bile bakınca Erdoğan’ın merkez bankasının para politikasına nasıl hükmetmeye çalıştığı, bankanın Aralık ayında aldığı zayıf faiz artış kararı üzerinden bile faiz artışlarına nasıl karşı olduğu ortada duruyor zaten.

Cumhurbaşkanı ısrarla her fırsatta faizin enflasyon yarattığına olan yanlış inancını savunmaktan çekinmedi.

Söylemi, Türkiye ekonomisinin derin kırılganlıklarıyla birleşince de lira üzerinden ortaya çıkan depremde neden 300 baz puan faiz artışının etkisiz kaldığı son derece net.

Boomerang etkisi gibi, 300 baz puanlık bir faiz artışı liranın dolar karşısında değerini 4,0 civarına çekmeliydi; ancak şimdi ortaya çıktığı üzere Erdoğan’ın para politikası üzerindeki baskısının seçim sonrasında artarak devam edebileceği tehdidi karşısında bu adım bile etkisizi kalmakta.

Sonuçta Merkez Bankası’nın nasıl işini yapmakta geciktirildiği, Erdoğan faizler “ekonomideki tüm kötülüklerin anası ve babasıdır” dedikçe yatırımcıların Türkiye’nin geleceği hakkında haklı olarak artan endişeleri merkez bankasının adımlarını etkisiz kılıyor.

Bu hafta faiz artışının mimarı Bakan Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Çetinkaya yeni bir Londra ziyaretiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Londra’da verdiği zararı tamir için yeniden Londra yolcusu olacaklar.  İşleri gerçekten çok zor.

Güven ve inandırıcılık kaybı bugünün finans dünyasında büyük eksiklikler.  Artan yönetim riskine karşı yatırımcılar çoktan Merkez Bankası’nın 7 Haziran toplantısından 100-200 baz puan daha faiz artışı beklemekteler. Ki enflasyonun yükselmeye devam edeceğini düşününce, bu artış gelse bile TL/doların yeniden 4,5’in altına dönmesi artık kolay değil.

Artık herkes için para politikası yönetiminde sorunun merkez bankasının araç eksikliğinden kaynaklanmadığı ortada. Sorun Erdoğan’ın faizin enflasyon yarattığına olan zeminsiz inancı; ya da faizli dünya düzenine ait nefretini bu söylemin arkasına saklaması.

Bu nedenle de Erdoğan’ın 24 Haziran seçimi sonrasında iktidarı elinde tutmaya devam etmesi halinde, Türkiye ekonomisine ait temel risk teknik olmaktan çıkarak politik bir risk haline dönüşmüş durumda.

Finans dünyasının katı dünyasında da bunun anlamı yükselen risk için daha fazla getiri vaadi; kısaca daha yüksek bir faiz.

Şimdi 7 Haziran’da merkez bankası faiz artışı yapmazsa olacakları izlemek gerek.  Kemerleri bağlamakta fayda var.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.