Şub 27 2018

Geçmiş zaman olur ki: Hikâyesi olan bilanço…

Türkiye, özellikle Gezi süreciyle başlayan, daha sonra 17 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimi ile daha da tırmanan bir gerilim ve rejim değişikliğine sahne oluyor.

Devletin her kurumunda bu değişimin yansımaları olurken, ekonomide de çalkantılı bir dönem söz konusu.

Hukukun askıya alındığına dair gidişat, üst üste rekorlar kıran döviz piyasası ve OHAL’li Türkiye tablosu, yabancı yatırımcıyı da yerli yatırımcıyı da kaçırtıyor ülkeden.

Ancak bu belirgin kötü gidişata rağmen büyüme rakamlarına ilişkin veriler yüksek çıkıyor, rakamlar hep olumlu bir görüntü çiziyor. 

Konunun uzmanları “hormonlu büyüme” yorumları yaparken, “Türkiye ekonomisi bugüne nasıl geldi?” sorusu gündemde.

Özellikle 2004-2007 yılları arasındaki AB ile uyumlu politika ve ilişkiler, Türkiye’nin finansman yapısını da güçlü kılıyordu.

Merkez Bankası’nın eski yöneticilerinden Uğur Gürses, Hürriyet’teki yazısında, “Türkiye’nin ödemeler dengesi bilançosu, tarih akışında ülke hikâyesini olduğu gibi yansıtan bir veridir. Cari açığından, finansman yapısına tüm verileri Türkiye’de ne yaşandığına, hikâyesinin ne olduğuna çok güzel ışık tutar; onun izdüşümüdür” diyor ve ekliyor:

“AB hikâyesinin ışıl ışıl parladığına da yatırımcı güveninin zirve yaptığına da; bu hikâyenin söndüğüne de ödemeler dengesi hep ışık tutar.”

2004-2007 yılları arasındaki AB ile ‘altın dönem’e dikkat çekiyor Gürses de. O dört yılda Türkiye ekonomisinin ortalama yüzde 7.7 büyüme ivmesi yakalamasında AB hikâyesinin çok önemli bir yeri olduğunu vurguluyor.

Ülkeye gelen sermaye de bunun nişanesi...

Örneğin, 2005’te 500 milyar dolarlık bir ekonomiye sahip Türkiye, 22 milyar dolar cari açık vermişti. Ülkeye gelen sermaye ise 42 milyar dolar olmuştu. Merkez Bankası için bu bir rekordu o dönem ve bir daha da buna yaklaşılamadı.

Yine AB ile uyumlu giden 2006-2007 yıllarında doğrudan yabancı yatırımları rekoru da kırıldı. Gürses, bu iki yılda, her yıl 19 milyar dolarlık doğrudan yatırımın ülkeye girdiğini hatırlatıyor.
Gayri menkul alımlarının da bu yıllarda milli gelire oranının yüzde 2.5-3 olduğunu söylüyor Gürses ve şu yorumu yapıyor:

“Bugünkü büyüklüklere uygulanırsa gayrimenkul alımları hariç her yıl net 25 milyar dolar giriş olması demek. Peki 2017’de gayrimenkul hariç net doğrudan yatırım girişi ne kadar oldu? 3.4 milyar dolar. Bu sayı, 2014 hariç son 13 yılın en düşük sermaye girişi demek. Son 5 yılın ortalaması da kabaca 5 milyar dolarda.”

Bu noktaya gelinmesini AB ile bozulan ilişkilere dikkat çekerek şöyle özetliyor Gürses:

“2004-2007 arasında Türkiye’nin AB üyelik süreci hızla güçlendi; müzakere tarihi alındı. Yol haritası çıktı. Hem kısa vadeli portföy hareketleri ile hem de kalıcı doğrudan yatırım girişleri ile bu güçlü fotoğraf satın alındı. Türkiye bu hikayesini 2011 sonrası kaybetmeye başladı. Buna “olanak sağlayan” da küresel kriz nedeniyle ortaya çıkan “ucuz ve bol para” dönemi oldu. Bizim gibi gelişen ülkelere sel gibi yağan bol para, yatırımcıların risk endazesini bozdu; “hikâyesine bakmadan” ne varsa satın almaya sevk etti; hikayesi olanları da rahatlıkla bu hikâyeyi terk etmeye, kolayca rafa kaldırmaya.”

Artık Türkiye’nin “sayıların hikâyesinin” peşinde olduğunu belirten Gürses, 2017’nin tamamında yüzde 7 gibi yüksek bir büyüme oranının gerçekleşmesinin beklendiğinin altını çiziyor.

Bunun; Türkiye altın hariç cari açığını sadece 5.8 milyar dolar artırarak neredeyse iki kat daha yüksek bir büyüme elde etmesi anlamına geldiğini söyleyen Gürses, ironi de yaparak, “Altın hariç cari açığını yüzde 20 artırarak ekonomik büyümesini iki katına çıkarmak gerçekten de takdire değer” görüşünü dile getiriyor.