İşçiye yok, rantiyeye var: Faiz ödemeleri yüzde 50 arttı

 

Yaklaşık 1 milyon üyesiyle kamuda en büyük sendikal yapılanma olan Türk-İş’in, Salı günü Hükümet yetkilileriyle yaptığı zam pazarlığı görüşmeleri Türk ekonomisinin mevcut durumu açısından önemli ipuçları verdi.

Sadece kamu değil, özel sektördeki milyonlarca çalışanın yakından izlediği görüşmelerin ilk turu sadece birkaç dakika sürdü. Toplantı odasından hışımla çıkan sendika başkanı, görüşmelerin tamamlanmasına daha 2 ay olmasına karşın doğrudan ‘grev’ kartını masaya koydu. Böylece Erdoğan’ın ilk Başkanlık Kabinesi’ni açıkladığı 9 Temmuz’un yıldönümünde yapılan kamu maaş pazarlıkları, ülkedeki çalışma barışı açısından yıllardır görülmeyen büyük tehditle başladı.

Sendika başkanını bu kadar sert açıklama yapmaya iten gerekçe, kendilerinin yüzde 40’a yaklaşan bir zam paketi isteğine karşın, Hükümet’in mevcut ekonomik şartlar ve enflasyon beklentilerini ileri sürerek yüzde 10’luk bir maaş artışı paketinde ısrar etmesiydi.

Türkiye’de kamu işçilerinin büyük bölümü iktidardaki AKP tarafından ‘özenle seçilerek’ işe alınırken, Erdoğan iktidarının da en büyük destekçi grubu arasında yer alıyor. Bu nedenle Erdoğan iktidarı ve kamu işçi sendikaları bugüne kadar zam görüşmeleri sırasında genelde uyumlu davrandı.

Hükümet ile kamu işçileri arasında geçmiş dönemlerde de zam pazarlığı sırasında küçük gerilimler yaşansa da, bunlar kolay atlatıldı. Daha ilk görüşmede grev kartı bu kadar yüksek sesle masaya sürülmedi.

Aradaki farkın bu kadar yüksek olmasında ana nedenlerden birisi kuşkusuz enflasyon rakamları konusundaki tartışmalar. İktidar doğrudan kontrolü altına aldığı resmi istatistik ajansı TÜİK’in açıkladığı enflasyon rakamları ve resmi beklentiler doğrultusunda bir maaş zammı öneriyor. Ancak sokakta hissedilen enflasyon çok daha farklı ve TÜİK’in açıkladığı rakamların halk arasında bir geçerliliği yok. Üstelik AKP yönetimi alışılagelmişin dışında ilk kez kamu çalışanlarına enflasyonun üzerinde bir refah payı da vadetmiyor. Bu da önemli bir ayrıntı.

Öte yandan daha da çarpıcı şekilde, Erdoğan, iktidarı boyunca ana oy kitlelerinden biri karşısında pragmatik davranıştan uzak bir görüntü sergiliyor. Normalde kendisini destekleyen kesimlere karşı bonkör davranışlarıyla tanınan ve gücünü de büyük ölçüde bundan alan Türkiye’nin tek adamı, bu kez sanki ülkeye atanmış bir IMF temsilcisi gibi davranıyor.  

Elbette bu davranışlarının nedeni olan sağlam ve somut gerekçeler var. Son bir yılda tarihin en büyük finansal krizlerinden birini yaşayan ülkede beklenenden uzun süren yerel seçim kampanyalarının da etkisiyle devlet bütçesi iflas noktasına gelmiş durumda. Bu da, siyasi çıkarlarının tersine olsa da, Erdoğan’ın kamu çalışanlarına daha fazla ücret verme kabiliyetini sınırlıyor.

Aslında, geçmiş dönem vergi borçlarının affı, ülkedeki her tür kaçak yapıyı legalleştiren imar affı, bedelli askerlik uygulaması ve Merkez Bankası’nın karında elde edilen rekor temettü Erdoğan’a son bir yılda 90 milyar TL ek gelir sağladı.

Bu mali açıdan önemli bir kazançtı. Ancak Türk Hükümeti’nin bütçesi azalan vergi gelirleri ve artan harcamalarla o kadar yıpranmış durumda ki, bu tip sürpriz gelirler bile yeterli olmuyor.

Nitekim elde edilen bu kazançlar dahi Erdoğan’ın ilk Başkanlık yılında, senelik bütçe açığının 125 milyar TL’yle (Mayıs 2018-2019 arası) ulaşmasını engelleyemedi. Ve devlet bütçeyi yüzdürebilmek için giderek daha saldırgan bir role bürünüyor.

2019’un ilk beş ayında yıllık hedefin yüzde 80’ine ulaşan bütçe açığını kapatmak için şimdilerde Merkez Bankası’nın kasasını boşaltma uğraşına girilmiş durumda. Yasal bir operasyonla Merkez Bankası’nın kumbarası açılarak bütçeye 40-46 milyar TL katkı sağlanacak. Ayrıca çaydan, şekere, elektrikten, içki ve sigaraya kadar gelen bir dizi zam da, AKP Hükümeti’nin rekor bütçe açıklarını kapatmak açısından yaptığı palyatif müdahalelerden kaynaklanıyor.

Yine de bu tip ameliyatların bile Erdoğan’ın bir yıllık Başkanlık sürecinde yaşanan bütçe bozulmasını tamir etmeye yeteceği şüpheli. Çünkü Türk Hükümeti artan harcamaları finanse etmek için giderek daha fazla borca batıyor ve piyasalardaki dengeleri sarsıyor.

Daha birkaç yıl öncesine kadar ödemelerinin yüzde 80’in kadar borçlanma yapan Türk Hazinesi, bu yılın ilk altı ayında ödediği her 100 TL’ye karşın 135 TL’ye yakın borç aldı.

Böylesine borçlanma baskısı kamu yoluyla piyasadaki faiz oranlarının yükselmesi yönünde baskı yaratırken, bundan en fazla etkilenen de yine devletin kendisi. Henüz Haziran bütçesi açıklanmadığı için yıllık veriler tam olarak bilinmese de, Erdoğan’ın yeni iktidarıyla geçen 11 aylık dönemde Türk devletinin toplam faiz ödemeleri 86.6 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Oysa Türk Hazinesi, parlamenter sistemin devam ettiği bir önceki 11 aylık dönemde 57.6 milyar TL faiz ödemesi yapmıştı.

Başkanlık sistemiyle geçen 11 ayda Türkiye fazladan 30 milyar TL faiz ödemesi yaparken, toplam tutar vergi, imar barışı, bedellik askerlik ve Merkez Bankası’nın karından elde edilen ek gelirlerle aynı seviyede gerçekleşti.

Bu tablo, sık sık iktidarı döneminde faiz lobisiyle mücadele ederek Türkiye’yi yüzmilyarlarca liralık ek faiz yükünden kurtardığını iddia eden, sağlam bir bütçeyi devletin temeli olarak gören iddialı bir lider ve taraftarları açısından büyük hayal kırıklığı. Üstelik böyle bir durumun Erdoğan’ın kariyeri boyunca peşinden koştuğu Başkanlık sisteminin ilk yılında gerçekleşmesi de ayrıca trajik.

Mevcut manzara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugün dahi şikayet edip Merkez Bankası Başkanı’nı görevden almasına neden olan yüksek faiz konusundaki çelişkilerini göstermek açısından önemli. Erdoğan Başkanlık sistemine geçince yüksek faizlerle mücadele edeceğini söylerken, geride kalan bir yılda bunu başaramadı. Elbette daha da kritik olanı Erdoğan’ın faizle mücadelesinde aldığı kararların bundan sonrasında işe yarayıp yaramayacağı. Çünkü devletin yüksek faiz ödemeleri sürdükçe ve arttıkça, ülkede ekonomik olarak mutsuz olanların sayısı giderek yeni sistemin altını boşaltan bir kara deliğe dönüşecek. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.