Zülfikar Doğan
Kas 21 2018

Karşılıksız çek-senet patladı! Depolardan sonra, bankalar da basılır mı?

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nin yayınladığı son istatistikler, piyasalarda para, ödeme çarklarının durma noktasına geldiğini, çek, senet, kredi ve kredi kartı ödemelerindeki tablonun giderek vahim bir hal almaya başladığını gösteriyor.

Verilere göre, Ocak-Ekim döneminde on ayda parasal tutarı 771 milyar lira olan 17 milyon adet çek kesilmiş. Bankalara ibraz edilen 771 milyar TL’lik çek tutarı 2017’nin aynı dönemine göre yüzde 18 artışı ifade ediyor. Buna karşılık Ocak-Ekim döneminde karşılıksız çıkan ve yasal işleme tabi tutulan çeklerin sayısı yüzde 12, tutarı ise geçen yıla göre yüzde 50 artışla, 21 milyar TL’yi bulmuş durumda.

Benzer durum piyasalardaki diğer ödeme aracı senetler için de söz konusu. TBB’nin en son Ocak-Eylül dönemi verilerine göre, protesto edilen senet sayısı geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 5 azalarak 668 bin olurken, bu senetlerin parasal tutarı ise geçen yıla göre yüzde 39 artışla, 12,8 milyar TL olmuş.

Diğer deyişle, protesto edilen senet sayısı azalmasına karşın, satılan mal ya da hizmet bedeli karşılığında tahsil edilemeyen tutar yüzde 39 artmış, Şirketler, işletmeler, üreticiler sattıkları malların karşılığını alamamış, senetler protesto edilerek yargıya icraya, hacze intikal etmiş.

Karşılıksız çek ve senetlerde ilk beş sırayı ise Türkiye ekonomisinin, sanayisinin, turizmin ana omurgasını oluşturan, ekonomi çarklarının dönmesini sağlayan İstanbul başta olmak üzere, Ankara, İzmir, Bursa ve Antalya alıyor.

Bir başka çarpıcı nokta, tutarı karşılıksız çıkan çeklerin, ibraz edilen çek sayısına oranının en yüksek olduğu ilk sıradaki beş il Osmaniye, Mardin, Bingöl, Muş ve Artvin olarak sıralanması. Bu beş ilden üçünün güneydoğuda olması, Doğu ve Güneydoğu ekonomisindeki çöküşün diğer bölgelere nazaran daha derin olduğunun göstergesi.

Şirketlerin, ticarethanelerin, işletmelerin ödeme çarklarını döndürmekte darboğaza girdiklerini sergileyen bu rakamların yanı sıra, bireylerin durumu da hiç iç açıcı değil.  Ocak-Eylül döneminde bireysel kredi ve kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısı 1 milyon 56 bin kişiye yükselmiş durumda.

Yasal işlem başlatılarak, bankalar tarafından kanuni takibe intikal ettirilen kişilerin sayısında ise geçen yıla göre yüzde 18 artış söz konusu.  Bankalar, kredi taksitini ve kredi kartı borcunu ödeyemeyen 1 milyonu aşkın kişiden 660 binini icraya vermiş ya da mallarına, evine, aracına, eşyasına haciz koymuş durumda.

Reel ekonominin, yaşayan ekonominin rakamsal görüntüsü böyle iken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonomide işlerin düzeldiğini, faiz ve kurların inişe geçtiğini, durumun daha da iyi olacağını dile getirmesi, hükümetin ekonomi gündeminin bambaşka olduğunu ve Türkiye gerçekleriyle örtüşmediğini sergiliyor.

Erdoğan’ın uzun bir aradan sonra, yaklaşan yerel seçimler öncesi yeniden başlattığı Muhtarlar  Toplantısı’nın 48’incisinde yaptığı konuşmadaki şu sözleri de bunu teyit ediyor:

“Ekonomimizin geleceğinden ümitli olmamız için her türlü sebebe sahibiz. Defalarca talimat vermiş olmamıza rağmen eş değer ürünler arasında hala yabancı menşeli olanların tercih edilebiliyor olmasına tahammülümüz kalmamıştır. Millilik hassasiyetimizi paylaşmayan hiç kimseyle yol yürümeye devam etmeyeceğiz."

Erdoğan, enflasyon nedeniyle olağanüstü artan gıda fiyatları üzerinden de tepkisini tehdit ederek gösterdi;

"Patatesleri, soğanı... sebze meyveyi stokluyorsunuz. Bundan sonra aldığımız ihbarlar nedeniyle tüm bu stokların yapıldığı depoları basacağız. Kimse vatandaşıma, halkıma pahalı ürün yedirme hakkına sahip değildir... Asla taviz yok" dedi.

Peki, enflasyon karşısında artan fiyatlar nedeniyle önce zabıtaları devreye sokan, ardından valileri göreve çağıran Erdoğan, sebze meyve depolarına baskın aşamasına geçeceğini ilan ettiği bu politikasını, karşılıksız çeklerin, senetlerin patlama yaptığı bankalara, karşılıksız çek ve senet düzenleyenlere de baskına dönüştürür mü?

Anlaşılan önümüzdeki dönemde ekonomik sorunlara ekonomik, yapısal ve kurumsal önlemler değil, polisiye çözümler öne çıkacak.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ise Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD) Uluslararası İş Forumu’nda kur şokları ve belirsizliğin geride kaldığını belirterek “O kadar pozitif gelişmeler oldu ki ben iş dünyası temsilcilerinden ‘Sayın Bakanım kur aşırı düştü inşallah daha düşmez değil mi’ şeklinde mesajlar alıyorum. Bu güzel bir gelişme” dedi.

Albayrak, son iki ayda ödemeler dengesinde gözlenen cari fazlanın Ekim ve Kasım verileri açıklandığında “tüm zamanların rekorunu kıracağını” savunarak şunları söyledi;

“Ekim ayında cari fazla vereceğimizi ifade ettik, Ağustos ve Eylül iyi geldi, şimdi tüm zamanların rekorunu kıracak bir rakam çıkabilir. Son ÖTV düzenlemelerinin yaratacağı pozitif etkiyi de Kasım ayı rakamlarında net bir şekilde göreceğiz. Türkiye yatırımcı güvenini artıracak yoluna devam edecek.”

Ancak Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı yapı ruhsatlarıyla ilgili son veriler, Bakan Albayrak’ın tezini tekzip ediyor. Rakamlar, otomotivle birlikte ekonominin iki lokomotif sektöründen birisi olan ve 2 milyonu aşkın istihdamla kilit konumda bulunan inşaat sektörünün “çökme arifesinde” olduğunu ortaya koyuyor.

İstatistiklere göre, Belediyeler tarafından yapı ruhsatı verilen bina sayısı, 2018’in Ocak-Eylül döneminde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 41,4 düşerken, yapı izni verilen binaların kapsadığı yüz ölçümü yüzde 55,1, değeri yüzde 44,7, daire sayısı yüzde 58,6 azaldı.

Dolayısıyla bu veriler ışığında, cari fazla verilmesi akılcı ve gerçekçi bir ekonomi yaklaşımıyla, hiç de sevinilecek bir şey değil.

TÜİK’in verileri inşaat sektörünün yarı yarıya küçüldüğünü ve telafisi uzun süre mümkün olmayacak bir durgunluğa girdiğini gözler önüne seriyor. TBB’nin verileri ise bireysel ve kurumsal ödeme sisteminin durma noktasına geldiğini, karşılıksız çeklerin yüzde 50, protestolu senetlerin yüzde 39, ödenemeyen kredi taksitleri ve kredi kartı borçlarının yasal takibe intikal oranlarının ciddi artış gösterdiğini işaret ediyor.

Türkiye ihracatının yüzde 80’den fazlasını oluşturan sanayi ürünleri imalatında, yaklaşık yüzde 65 düzeyinde ithalata bağımlı olan sanayi üretiminde, 2016’dan bu yana ilk kez yüzde 2,7 düzeyinde düşüş yaşanması bir başka kritik gelişme. Bu düşüş, ithalatın neden gerilediğini, dış ticaret açığının neden azaldığını ve bundan dolayı neden cari fazla verildiğini somut şekilde ortaya koyuyor.

Yani sanayici kur artışlarıyla pahalılaşan hammadde, ara malı, makine teçhizat ithalini azaltarak, üretimini, kapasite kullanımını düşürüyor. Bunun devamı, istihdamı azaltarak toplu işten çıkartma döneminin başlaması.

Açıklanan son perakende satış endeksleri de vahim gidişin hızlandığını apaçık sergiliyor. Eylül ayında perakende satış hacmi yüzde 3,4 düşüş gösterirken, cirolar yüzde 22,5 yükseldi.

Yani satışlar ve iç talep düşmesine karşılık, yüksek enflasyon, yapılan zamlar ve artan fiyatlardan ötürü cirolar arttı. Bu veriler, Ekim-Kasım-Aralık’ta dibe vurma noktasına gelineceğinin öncü sinyalleri.

AİHM’nin Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması ve tutukluluğun adaletsiz olduğunu içeren kararını tanımadığını ifade ederek “Bizi bağlamaz” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yargı kararı karşısındaki bu tavrı, batılı ülkeler, kurumlar ile Türkiye arasında yeni bir gerilimin fitilini ateşlerse, tablo daha da hızlı kötüleşebilir.

Uzun süre, yargının siyasallaştığı, bağımsız-tarafsız olmadığı ve hukuk devletinden uzaklaşıldığı eleştirileriyle, başta Alman yatırımcılar olmak üzere, AB-ABD sermayesinin yatırımlarını ertelemesi ya da askıya almasıyla, sermaye akışının durmasıyla, karşı karşıya kalan Erdoğan yönetimi, son dönemde Rahip Brunson kararı başta olmak üzere, Alman gazetecilerin serbest bırakılması vb. adımlarla batıyla ilişkileri normalleştirme çabasına girişmişti.

Daha önce Alman, Fransız, Amerikan vatandaşlarının, gazetecilerin, akademisyenlerin casusluk, teröristlik, terör örgütü bağlantısı gibi iddialarla tutuklanması karşısında, yargı sistemine dönük eleştirilerde bulunan ve tepki gösteren AB ülkeleri ve ABD’nin sergilediği yaklaşım ve yaptırımlar anımsandığında, AİHM’nin Demirtaş kararı, benzer yeni bir süreci tetikleyebilir.

Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu gibi kurumların da Türkiye’ye yönelik yeni bir tecrit tutumuna girmelerinin mutlaka ekonomik yansımaları olacaktır.

Bu da, hükümetin krizi günlük popülist önlemlerle, depo baskınları, polis ve zabıtalı formüllerle yerel seçimlere kadar geciktirme, erteleme politikalarının sonuçsuz kalması, içerde ve dışarda yapılan ekonomik analizlerde sürekli yinelenen resesyon, stagflasyon, slumpflasyon vb. uyarılarının gerçekleşmesi ihtimalini öne çekecektir.