Nesrin Nas
Haz 03 2018

Kemerlerinizi bağlayın, uçağın yakıtı bitti!

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim.
 
Kemerlerinizi bağlayın!
 
Uçağın hem yakıtı bitti hem de pilot durumun vahametinin farkında değil...
 
Bu saatten sonra piste süzülerek inmek mümkün değil.
 
Seçim meydanlarında başta iktidardaki AKP’nin ve Cumhurbaşkanı adayının vaatlerinin sınırsızlığı, 16 yıldır çözülmemiş ve halının altına süpürülmüş sorunların 24 Haziran sonrasında çözüleceği söylemleri hala bazılarını cezbetse de, ufukta beliren kara bulutları görenlerin sayısı epey fazla.
 
Bütün endeksler, hatta Türkiye’nin nabzı araştırma bulguları da bunu doğruluyor.
 
Mesela genel ekonomik durum beklentisi endeksi Nisan ayında 94,7 iken, Mayıs ayında 90,8’e düşmüş. Bir ayda yüzde 4’ü aşan bir düşüş, güven krizinin derinleştiğini gösterir.
 
Tüketici güven endeksi de beklentilerdeki bozulmayı doğruluyor. Mayıs ayında bir önceki aya göre %2,8 oranında azalmış ve Nisan ayında 71,9 olan endeks Mayıs ayında 69,9 olmuş.
 
Reel kesim güven endeksi de baş aşağı... İnşaat sektöründe dahi, onca vergi teşviği ve kamu bankalarının piyasanın altında faizle kredi vermesine rağmen, kayıtlı siparişler bir önceki aya göre yüzde 3.3 azalmış. Durgunluğun önemli göstergelerinden biri olan PMI ise Mayıs ayında 46.4’e düşmüş.
 
Tüm endeksler tepe taklak düşerken, 16 yıldır ülkenin başında bulunan yönetici kadronun ve liderinin bundan payına düşeni almayacağı beklenemez.
 
Nitekim Metropoll araştırma şirketinin "Türkiye’nin Nabzı Mayıs 2018" anketine göre, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın görev onayı yüzde 46.3’e düşmüş. Bu da “Erdoğan giderse kaos gelir” propagandasının  ve meydanlarda “şimdi de bize ekonomik savaş açtılar” söyleminin, çoğunluğu artık  ikna etmeye yetmediğine işaret ediyor.
 
Bütün rakamlar ciddi bir durgunluğun eşiğinde olduğumuzu ortaya koyuyor. Seçmen, oylarıyla yeni bir Türkiye hikayesi yazmazsa, bu durgunluğu aşacak köprü kaynaklara ulaşmamız daha da güçleşecek.
 
İlk uyarı geldi bile;
 
Daha önce, Türkiye ekonomisinin 2018 ve 2019’da sırasıyla yüzde 4,0 ve yüzde 3,5 büyüyeceğini tahmin eden Moody’s, bu beklentilerini yüzde 2,5 ve 2,0’a indirdi.
 
Yayınladığı ‘Global Makro Görünüm: 2018-2019’ raporunun Mayıs güncellemesinde Moody’s piyasaların, 300 baz puanlık faiz artışına rağmen,  Türkiye ekonomisi ve para politikası konularında endişelerinin devam ettiğini duyurdu. 

Enflasyonun, TL’deki değer kaybı ve yüksek petrol fiyatları nedeniyle daha da yükseleceğini ve mali koşulların daha da olumsuza döneceği uyarısını yapan Moody’s, “Bütün bu faktörler yılın ikinci yarısında özel tüketim, işletme yatırımları ve en sonunda genel büyüme üzerinde baskı yaratacak.” diyor.

Kurlardaki tırmanış sözle, tehditle engellenemeyince, uzunca bir süredir,  ‘faiz sebep enflasyon netice’ tezinde inatla ısrar ederek Merkez Bankası’nın itibarını yok edenler, piyasanın kırmızı kart göstermesi karşısında 300 baz puanlık faiz artışını kabul etmek zorunda kaldılar. Ancak bunu yaparken dahi politika faizlerini bir para politikası argumanından ziyade siyasi bir arguman olarak ele almaktan vazgeçmediler.
 
Bu nedenle işe yine geç likide penceresi ile başlayarak, sadeleştirmeyi 7 Haziran toplantısına bıraktılar, ancak piyasaları ikna edemediler. Sonunda 7 Haziran toplantısını beklemeden 1 Haziran’dan itibaren; bir haftalık repo penceresinin “politika faizi” yapılarak yüzde 16.50’ye eşitleneceğini duyurdular.
 
Gecelik borç alma ve verme faizleri ise 1.5 puanlık marjlarla yapılacak. Böylece taban faiz yüzde 15’e, tavan faiz de yüzde 18’e gelecek. “Geç likidite penceresi” faizi de yüzde 19.50 olacak.
 
Düşük faiz inadından yüzde yüz faiz artışına razı olarak çıkılan bu sürecin sonunda geriye beklentilerin kalıcı biçimde bozulduğu ağır hasarlı bir ekonomi kaldı.
 
Üstelik kimse bu faiz artışının yeterli olacağını söyleyemiyor. Mart 2018’den sonra  4’ün üzerinde seyreden ve bir süredir 4.90’ların  altına inmeyen kur sepeti hasarı kalıcı hale getiriyor. Çünkü TL'nin döviz kuru sepetine karşı değer kaybetmesi enflasyonu yukarı itiyor.
 
Kaldı ki, piyasalarla AKP arasında oluşan derin güven krizini dikkate alarak, güveni yeniden tesis etmek hiç de kolay değil. Yıllar sonra, ilk olarak, yabancı yatırımcı AKP seçim zaferini kötü senaryo olarak dillendirmeye başladı.
 
Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalırsa, AKP liderinin o 15 günde faizlerin tepesine yeniden bastırması da, kamu harcamalarında sonuna kadar gaza basması da, yeni maceralara yelken açması da sürpriz olmaz.
 
Üstelik 2019’da yerel seçimler var. AKP iktidarı devam ederse, ciddi önlemler uzun bir süre daha gündemde olmayacağı gibi, enflasyon beklentilerinden nominal faize giden pozitif ilişkiyi  reddeden deneylere yeniden  girişilmeyeceğinin de garantisi yok...
 
Çünkü AKP yönetimi, bu krizin kaynağının kendisi olduğunu hala görebilmiş değil. OHAL’in yatırım ortamına verdiği zararı küçümsüyor. Yatırımcının, polisiye güvenliği ve ülkede birlikte iş yapma kültürünü yok eden baskı ortamını hukuki güvenliğe ve özgürlüğe tercih ettiğini, sermayenin önceliğinin grev yasağı olduğunu zannediyor.
 
2018 yılı başından beri devalüasyonun yüzde 24’e ulaştığını, enflasyonun yüzde 15’e doğru gittiğini, 180 kez değiştirdiği ihale kanunu ile yolsuzluk algısını yerleştirdiğini, kredi hacminin daraldığını, bütçe dışına çıkarılan harcamalarla kamu harcamalarının kontrolden çıktığını, Hazine garantileri ile borç batağına doğru gidildiğini ve global piyasalarda ters rüzgarların esmeye başladığını görmek dahi istemeyen AKP liderliği, kendine karşı bir ekonomik savaş ilan edildiği inancıyla hareket ediyor.
 
Bu inancı, ekonominin hızla bir resesyona  sürüklendiğini görmesini önlüyor. Muhtemelen aylık ve yıllık bazlı verilerle örtüşmeyen ve bu bağı koparan milli gelir revizyonları da, resmin bütününü gözlerden kaçırıyor. Bugün yeniden IMF ile çalışmak zorunda kalan Arjantin’i bugünkü çöküşe getiren sürecin veri manipülasyonlarıyla başladığını ve Arjantin’in verilerle oynadığı için birkaç kez global piyasaların dışına atıldığını sık sık hatırlatmak gerekiyor.
 
Öyle görünüyor ki, Moody’s’i  S&P’den Fitch’e, Dünya Bankası’ndan IMF ve Bank for International Settlements’e kadar çok sayıda kuruluş izleyecek. Bu da yeni not indirimleri ve bankaların global piyasalardan kredi temin etme güçlüğü anlamına gelir. Sonunda borç vermekle övündüğümüz IMF’nin kapısına oturmak zorunda kalacak gibiyiz. Tüm yollar IMF’ye çıkıyor.
 
Dolayısıyla herkesin uzun sürecek bir diyete hazırlanmasında yarar var. Bu kez, global piyasalardaki koşullar da 2001’den çok farklı. Bol ve ucuz sermaye yok. Başkalarının tasarruflarıyla değil, kendi tasarruflarımızla kavrulacağız.