Nesrin Nas
Oca 09 2018

Kısırdöngüyü kırmak için


Uzun bir aradan sonra, ekonomi halkın bir numaralı sorunu oldu.

Enflasyon artmaya devam ediyor ve edecek.

TÜİK verilerine göre, on iki aylık ortalama yıllık enflasyon yüzde 11.14 düzeyine yükselmiş ama orada da durmayacak.

Bir yandan İran’daki gerginliğin petrol fiyatları üzerindeki etkisi, diğer yandan ABD’de Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın suçlu bulunmasının Türkiye piyasaları üzerinde yarattığı belirsizliğin Türk Lirası üzerindeki baskısı enflasyonun yönünün hep yukarı olacağını söylüyor

Kaldı ki, köprü geçiş ücretlerine yapılan yüzde 25 zam da, enflasyon hedefi yüzde 5 olan kamunun da fiyatlama davranışının en az özel kesim mal ve hizmet üreten ve satanlar kadar bozulduğunu gösteriyor.

Kamuda bozulan sadece fiyatlama davranışı değil kuşkusuz. Kamunun harcama eğilimi de aynı ölçüde bozulmuş durumda.

Bir zamanlar milletvekili lojmanlarını ve kamu araçlarını satarak kamuda tasarruf furyası başlatan AKP iktidarı, bugün kamu harcamalarında gaza bastıkça basıyor. Mesela bu yıl Saray’ın lüks araç filosuna 38 yeni araç daha eklenmiş ve sayı 306’ya çıkmış.

2002 yılında, “itibarı”,Türkiye’nin birinci sınıf çoğulcu demokratik bir hukuk devleti olmasında arayan; bu iddia ve “önce insan”  diyerek iktidara gelen AKP, bugün “itibarı” görkemli saraylarda, lüks araçlarda ve dış politikada “eyy!” nidalarında arıyor.

Gösterişli harcamalar, görkemli törenler sadece harcama davranışındaki bozulmayla açıklanamaz kuşkusuz... 

Bu, aynı zamanda hesap vermekten keyfiliğe, şeffaflıktan kapalı bir rejime, “önce insan”dan “önce ben ve iktidarım” anlayışına savrulan bir zihniyetin ekonomiden siyasete ve devlet etme biçimine hakim olduğuna işaret eder.

Bu öyle bir savrulma ki, iktidarda 15 yılını devirirken, dün karşı olduğu her şeye ziyadesiyle sahip çıkan, demokratik bir hukuk devletinden totaliter bir otoriterliğe savrulan bir iktidar var karşımızda artık.

Bir ülkede çoğulcu ve kapsayıcı demokratik kurumlar olmayınca, o ülkede yaşayanlar, çoğunlukla radikal değişim vaadiyle iktidara gelenlerin kendilerinin kötü yönde değişmesini acı çekerek izlemek zorunda kalıyorlar ve çok ağır bedeller ödüyorlar.

Devrimler karşı devrimleri tetikliyor. Demokrasi diye popülizmin, çoğunlukçuluğun dayatılması ise totaliter diktatörlükleri hatta her koşulda kendini yeniden üreten faşizmi hayatımıza yeniden sokuyor.

Afrika’dan Güney Amerika’ya hatta 18. Ve 20. Yüzyılın ilk yarısındaki Batı’ya kadar hep aynı kısırdöngü kendini tekrarlamış. Ne zaman ki, ekonomik ve siyasi gücün yüzyıllardır aynı grupların elinde olma kısır döngüsünü kıracak yeni keşifler, yeni bir üretim modeli, yeni bir ekonomik yapı ve yeni ilişkiler ve işbirlikleri ortaya çıkmış, mevcut kısırdöngü ancak o zaman kırılmaya başlamış.
 
Zenginliği toprağa, tarıma, doğal kaynaklara bağlı ya da küçük bir azınlığın kontrolünde olan ekonomik faaliyetlere dayalı toplumlarda, radikal değişimi kim başlatırsa başlatsın, yeni rejim bir süre sonra eski rejime dönüşüyor.

Hatta yeni rejimi korumak adına çoğu kez eskisinden daha zalim bir “yeni eski rejim” ortaya çıkıyor.
 
Mesela Etiyopya’nın Süleyman Hanedanı’nı  1974’te bir askeri darbeyle deviren Marksist Derg grubunun lideri Mengistu’nun bakanlarından Giorgis, Haile Selassie sonrasını anılarında şöyle anlatır: (*)


 “1974’ten 1978’e kadar geçmişe ait her şeyi reddettik, ne araba kullanacak ne takım elbise giyecek ne de kravat takacaktık. Selassie’nin yaptıklarının hiçbirini yapmayacaktık. Ama 1978 yılında bütün bunlar değişmeye başladı.  Mengistu,önce Selassie’nin sarayına taşındı onun gibi altın varaklı koltuklara oturmaya başladı. Artık imparatorun arabalarından inmiyordu ve kendini Süleyman Hanedanı’nı yeniden kuran İmparator Tevodros ile karşılaştırıyordu...”
 
Kuşkusuz sadece Etiyopya değil, bağımsızlık sonrasında çoğu Afrikalı lider eski sömürge valilerinin ya da kralların, imparatorların saraylarına yerleştiler. Bununla da kalmadılar. Yerlerine geçtikleri imparatorların, kralların, sömürge valilerinin yaptıklarının aynısını yaptılar, hatta işleri daha da kötü hale getirdiler.

İşler kötüye gittikçe kendi halklarını düşman gibi görmeye başladılar. Etiyopya’da ciddi bir kıtlık vardı. Haile Selassie’nin umursamadığı bu kıtlık, Mengistu için muhaliflerine karşı kullanacağı bir araç oldu. Bu zalimliği binlerce insanın ölümüne yol açtı.
 
Bugün ilk harareti sönmüş görünen İran’daki halk isyanının ana sebepleri de açlık, işsizlik,yoksulluk, yolsuzluk ve Şah rejimini dahi aratacak şiddetteki baskı ve zülüm.
 
Önceliği mevcut rejimi korumak ve sürdürmek olan mollaların zaten İranlıların refahı ve mutluluğu gibi bir derdi yok. Petrol ve gaz gelirlerini rejimi finanse etmek için kullanan mollalar, halkın huzursuzluğunu da kendi iktidarlarını pekiştirecek bir araç olarak kullanıyorlar. Parsadan zaman geçirmeden ortaya çıktı zaten.
 
Hamaney’in de, kışkırtıcı Ahmedinejad’ın da, ya da fırsat bu fırsat diyerek yeniden sahneye çıkan Parsadan’ın da gündeminde 14 yıldır yaşanan kuraklık ve kıtlık ve açlıktan topraklarını terketmek ve kentlere göç etmek zorunda kalan köylüler yok.
 
Devirdikleri Şah rejiminin  gündeminde de halkın işsizliği, açlığı yoktu. İran’ın görkemi sadece sarayın altın varaklarında ve Pehlevi’nin yaşamındaydı. Halkın tepesinde sallanan zülüm sopası ise “güç'' simgesiydi.
 
Şah Rejimi’ni halka özgürlük, eşitlik sloganlarıyla yıkan Ayetullahların  kurduğu rejim ise çoktandır Şah’ın baskı ve yolsuzluk rejimini de aratan bir baskı ve zulüm rejimine dönüşmüş durumda. 

Devrimi korumak için idamlar, infazlar, işkence, tıklım tıklım dolu hapishaneler iran’ın bugünkü gerçeği.  Öyle ki, Rafsancani’nin, eski Cumhurbaşkanı Hatemi’nin hatta Ayetullah Humeyni’nin torunlarının dahi hain ilan edildiği kendi çocuklarını yiyen bir rejim var bugün...
 
Kuraklık ve kıtlığın Allah’ın takdiri olmadığını, kuraklık ve çevre felaketi yüzünden köylerin boşaldığını söylemeniz, gençlerin yüzde 50’sinin işsiz olduğunu hatırlatmanız, nükleer silahı ve Suriye’deki savaş için yapılan harcamaları sorgulamanız hain, işbirlikçi, ajan ilan edilerek hapse atılmanız için yeterli.
 
Tüm totaliter rejimler gibi İran’da da seçimler hala yapılıyor. Tabii ki muhalefeti baskı altında tutmak, binlerce vekil adayını veto etmek ve besicileri sokağa salmak kaydıyla...
 
Değişim, mevcut kurulu düzenin sadece sahipliğinin el değiştirmesi olarak anlaşıldığı ve sunulduğu sürece, rejim değişiklikleri ne yazık ki kısa sürede yeni bir eski rejime dönüşüyorlar.
 
Oysa toplumdaki tüm farklılıkları kucaklayan en geniş koalisyonların kurguladığı ve yönettiği değişimler kalıcı oluyor. Tıpkı İngiltere’de, Fransa’da ve “Batı” olarak tanımladığımız birçok ülkede olduğu gibi...
 
Bir parlamento geleneğinin olması değişimin dar bir çevreye hapsedilmesini önlüyor.
 
Laikliğin garanti altına aldığı farklı yaşam biçimlerinin yan yana olduğu ülkelerde, yeniyi eskiye dönüştürmek büyük bir dirençle karşılaşıyor.
 
Dünyaya entegre olmuş daha gelişmiş ve karmaşık üretim, ticaret, finans ilişkileri totaliter diktatörlüklerin baskı rejimlerini uzun süre rıza üreterek devam ettirmelerini imkansız kılıyor.
 
Bu nedenle bizim için hala geç değil.
 
Kesintiye uğramış olsa da AB üyelik müzakerelerine  başladık.

Bir çok kapsayıcı ekonomik ve siyasi reform gerçekleştirdik.
 
İyi kötü dünyaya açık ve rekabetçi bir ekonomik yapımız ve bağımsız ekonomik kurumlar deneyimimiz var.
 
Eksik de olsa çoğulculuğu zorlayan bir siyaset kurumuna dayanan çok partili parlamento geleneğine sahibiz.
 
Çok yara almışsa da laik bir hukuk temelimiz ve yarısından fazlası bir meslek sahibi olan insan kaynağımız var.
 
Çocuklarının iyi eğitimi ebeveynler için hala önemli ve öncelikli.
 
Sonuç olarak yeni diye pazarlanan eskinin daha beteri rejime dönüşme kısırdöngüsünü kırabileceğimiz deneyimimiz ve dağarcığımızda araçlarımız var.

Yeter ki, Ayşen Candaş’ın Ahval’deki yazısında vurguladığı gibi “durumun adını koyalım ve harekete geçelim...çok geç olmadan!”
 
(*) Acemoğlu-Robinson: Why Nations Fail