Liranın görünümü hala parlak değil

Merkez Bankası’nın geçtiğimiz faiz oranlarında 625 baz puanlık bir artışa giderek yüzde 17.75’ten 24’e çıkarması, üç yıllık Yeni Ekonomi Programı’nın (YEP) açıklanması, ABD’li rahip Brunson’un 12 Ekim tarihindeki duruşmada serbest kalacağına ve böylece ABD-Türkiye ilişkilerinin düzeleceğine yönelik iyimserlik ve nihayet Akbank’ın bir gecikmenin ardından bir milyar dolar değerinde sendikasyon kredisini garantilemesi.

Türkiye’nin yaşadığı kur krizinin bir yıl içinde liranın değerini yüzde 40 azaltmasının ardından, yatırımcılar bankaların yurt dışından finansman bulmakta zorlanmasından endişeliydi. Şimdi ise Akbank’ın yeniden finansman sağlayabilmesi olumlu bir işaret olarak görülüyor; ancak mart ayıyla kıyaslandığında prim maliyetinin neredeyse iki kat artmış olduğu göz ardı ediliyor.

Böylece lira geçen hafta boyunca neredeyse yüzde 4.5 güçlendi. Bu artışla birlikte Türkiye’nin beş yıllık CDS faizleri de Ağustos’ta 2018’in zirve değeri olan 500 baz puandan 365 baz puana geriledi.

Yani artık sorulması gereken soru, Türk Lirası değerlenme eğilimini koruyarak özel sektörün, dolayısıyla da bankaların yabancı kur cinsinden ağır borç yükünü bir nebze azaltabilir, liranın yeni gücü enflasyondaki artış eğilimini tersine çevirecek kadar uzun vadeli olabilir mi?

Bu konuda yargıya varmak için her konuyu ayrı ele almak gerekir. Siyasetle başlayalım.

Türkiye-ABD ilişkileri her zaman önemlidir. ABD Başkanı Donald Trump, Brunson vakası nedeniyle Türkiye’nin bakanlarına ekonomik yaptırım uygulamaktan geri durmamışken, tutuklu rahibin kaderi ilişkilerin alacağı rengi belirleyecek.

Geçen hafta ABD’nin Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun rahip Brunson’un yakında serbest kalabileceği yönündeki beklenmedik açıklamasını ABD’li dışişleri yetkililerinden doğrulatmak mümkün olmadı. Bir yetkili aslında Brunson’un tutukluluğuna dair Pompeo’nun elinde yeni bir bilgi olmadığını söylerken, Dışişleri Bakanı ABD’nin Türkiye ile yeni görüşmeler yapabileceğini söyledi.

Meseleyi daha da ilginç kılan ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen haftaki New York ziyaretinde Türk mahkemelerinin kendisinden talimat almadığını ve Türkiye’deki terörist gruplarla gizli ilişkileri olmakla suçlanan Brunson hakkında karar vermekte özgür olduklarını vurgulamasıydı.

Türkiye’de Cumhurbaşkanı’nın zaman zaman mahkeme kararlarına müdahale ettiği düşüncesinin yaygınlığı nedeniyle bu ifadesi Türk Lirasına destek verdi. Zira Brunson’un serbest bırakılacağı ve Erdoğan’ın bu nedenle Türk yargıçlarının özgür iradesine vurgu yaptığı şeklinde yorumlandı. Avukatının Brunson’un Türkiye’den ayrılmasına izin verilmesinden ümitli olmadığını söylemesi ise daha da şaşırtıcıydı.

Erdoğan’ın rahip ile ABD’de yaşayan 15 Temmuz darbe girişimini tezgâhlamakla suçlanan Fethullah Gülen’i takas etmek istemesiyle iki ülke arasında bir krize dönüşen Brunson davasının dışında, iki ülke arasında Suriye konusundaki ayrışma da var.

Cumhurbaşkanı Suriye Kürtleri ile olan ilişkisi konusunda Rusya’ya o kadar sert değilken ABD ve onun PYD/YPG ile ittifakı söz konusu olunca daha sert bir dil kullanıyor, PYD/YPG’nin bulunduğu Fırat’ın doğusunda zor kullanarak ‘güvenli bölgeler’ oluşturmakla tehdit ediyor.

Bir de İran konusundaki farklılık var ki, Türkiye Amerika’nın İran’a yönelik ikinci dönem yaptırımlarına uymayı reddediyor. AB İran’la ticareti sürdürmek için bir arka kapı yaklaşımı başlatmak üzere, Türkiye’nin rotası da elbette farklı olmayacak. Ancak Trump’ın, İran’la yakın ilişkileri olan bütün ülkelere yaptırım uygulama tehditlerini tekrarlaması yatırımcıların bir kısmını Türkiye’den uzaklaştıracaktır.

Dolayısıyla, Brunson’un ekim ortasında serbest kalması Türk Lirasında kısa süreli bir artış yaratsa bile, ABD-Türkiye ilişkilerindeki geriye kalan dikenli mevzuların liranın değeri üzerindeki olumsuz etkisi önümüzde yıla da uzanarak devam edecek görünüyor.

Ekonomiye dönecek olursak, Türk bankalarının ‘gerçek durumunu’ tespit etmeye yönelik ‘stres testi’ benzeri çabaların başlaması piyasaların izleyeceği başlıca haber.

Liranın değer kaybı sonucunda bankaların 24 milyar dolar düzeyindeki uzun vadeli borç ödemeleri ocak ayında yaklaşık 98 milyar lira tutarındayken, mevcut dolar/lira paritesiyle 145 milyar liraya yükseldi.

Evet, Akbank’ın yaptığı borç çevirmesi diğer bankaların borç ihracı için de gidişatı belirleyecek; ancak artan maliyetlerin sancısı ekonomi daralmaya geçtiğinde de devam edecek.

Bankalar daha yüksek bir maliyetle de olsa kaynak bulabilecek; fakat kötüleyen büyüme görünümü ve zayıf lira hiç şüphesiz sendikasyon kredilerinin çevrilmesini değerlendirirken yurt dışı bankaların ve yatırımcıların hissiyatını etkileyecek.

 

 

Türk bankalarının önümüzdeki aylarda tam anlamıyla borç çevrimi sorunları yaşaması beklenmiyor;  Türk şirketlerinin durumu ise epey farklı.

Yurt içi şirket borçlarının yaklaşık yüzde 40’ının yabancı para cinsinden olması nedeniyle lirada yılbaşından bugüne kadarki  yüzde 40 değer kaybı, borçlu şirketlerin geri ödeme kabiliyetlerini sakatlıyor.

Yerel para cinsinden borçların bile geri ödemesi şirketler için zor, zira liranın değer kaybıyla birlikte kredi faiz oranlarının yıllık bazda yüzde 30-35’e fırlaması şirketlerin birkaç yıllık kârlarını eritmiş durumda.

Tüketicilere gelince, sağlam para biriminden borç biriktirmelerine izin verilmediğinden, özellikle 13 Eylül’deki faiz artırımının ardından yükselen faiz oranları taksit ödemelerini ciddi ölçüde zorlaştıracaktır.

Ayrıca, en önemli üç kredi derecelendirme kuruluşunun Türkiye’nin hem ülke hem de şirket skorlarını peş peşe düşürmesine yol açan liradaki erime, bankacılık sektörünün kredi profilini tehdit etmeye devam ediyor.

En son S&P Global Ratings, Türk bankacılık sistemindeki sorunlu kredilerin önümüzdeki 24 ay içinde 2017 sonundaki yüzde 3.02 düzeyinden yüzde 15’e çıkabileceğini duyurdu.

İnşaat, enerji ve proje finansmanı gibi liradaki değer kaybından en ağır etkilenen riskli sektörlere açıklık, günlük bankacılık faaliyetlerinde zaten bir donmaya yol açmış durumda.

Sonuçta, şu an için dinmiş gibi dursa da Türkiye’deki ekonomik durum göründüğünden daha istikrarsız. Yavaşlayan ekonomik büyüme daralmaya dönerken, enflasyon oranının artışı devam edecek ki, bu da ‘stagflasyon’ demek. Yüksek faiz oranları da bir süre devam edeceğine göre liranın güçlenmesi de mümkün görünmüyor.

Bankaların varlık kalitesi, performans, kapitalizasyon, fonlama ve likidite konularındaki endişeler de başlıklardan inmeyecek. Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’ın Türkiye’nin kur riski olmadığını ısrarlı tekrarlamasının faydası olmuyor belli ki.

Türkiye, bankacılık sektörünün sorunlarına ve artan enflasyona karşı etkili önlemler bulmak zorunda. Bu önlemler etkili olmazsa,  yurt dışından kaynak bulmada bugün yaşanan zorluklar artarak büyüyebilir ve 2019’un ilk çeyreğinden sonra ders kitaplarındaki türden bir ödemeler dengesi krizine dönüşebilir.

Piyasalar bu gerçeklerin farkında, lira/dolar dengesi önümüzdeki birkaç ay boyunca 6.00-6.25 bandında seyredecek görünüyor. Ancak hükümet gerçekten ‘harekete geçmezse’ ve Türkiye’nin makro görünümü kötüleşirse, 2019’un bir noktasında liranın ABD doları karşısında 7.5-8.5 aralığına kadar zayıflaması söz konusu olabilir.