Mart’tan itibaren Türkiye ekonomisinde yol ayrımına doğru…

Türkiye ekonomisi 2021’e iyimser bir havada başladı. Ekonomi takımındaki olumlu değişim, faiz artışları, reform sözleri ve yeniden yüzü Batı’ya dönme vaatleri yabancı yatırımcıları mıknatıs gibi Türkiye’nin sermaye piyasalarına çekti. Para politikası ile TL’deki kanama dururken Kasım ayından bu yana %20 değerlenen Türk Lirası 2021 başından bu yana en çok değer kazanan gelişmekte olan para birimi olarak öne çıktı. 

Öyle ki, yabancı raporlarının birçoğunda sene sonu dolar/TL beklentileri önce 7,00’nin altına indi; daha sonra 6,50 ve 6,20’li rakamlar görülmeye başlandı. Rüya senaryoda, 2021 ekonomik büyümesi %5-6 civarında beklenirken, kredi patlamasında normalleşme, cari açıkta 10-15 milyar dolarlık iyileşme, rezervlerde artış, enflasyonda tek hanelere doğru yol alış, işsizlikte gerileme ve bütçe açığında kısmen de olsa azalma beklentiler dâhilindeydi.  

Para politikası normale dönmüştü ya bir kez, ekonomide toparlanmanın önünü kesebilecek tek engel Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sabrının dolması ve yeniden faiz indirimi baskısı yapmaya başlamasıydı. Ağbal’ın da bu isteğe karşı duvar oluşturacağına inanılmıştı.   

Ocak-Şubat verileri büyük ölçüde elimizde.  2020 son çeyrekte ekonomik büyümenin %8’e yakın, tüm senelik artışın da %2,3 civarında olacağını da az çok biliyoruz. 2020 gibi zor bir yılda bu “rekor” büyümeyi elde etmenin yüksek ekonomik maliyetlerini de aşırı yükselen enflasyon, cari açık ve eritilen rezervler olarak özetlemek mümkün.  

Fakat görünen, yılın geri kalan kısmının pek de öyle tozpembe geçmeyeceği.  Fitch’den gelen görünüm artışı izleyen aylar için not artışı heveslerini de doğurmuş olsa da, bu beklenti gerçekçi değil.

İlk olarak, Mart-Mayıs döneminde TÜFE enflasyonun %16 ve belki biraz üzerine çıkacağı gerçeği karşımızda. Evet, para politikasında Erdoğan baskılarıyla ani bir gevşeme korkusu şimdilik bertaraf edilmiş olsa da, gerçekten Ağbal’ın inandırmaya çalıştığı gibi enflasyonu %5 hedefine hızla yakınsayacak bir sıkı duruş sergilemekten uzak.  

Bunun yansımaları da son çeyrekte %8 gibi yüksek bir seviyeye yaklaşan büyümenin ancak kademeli olarak yavaşlayacağı.  Şubat itibarıyla gelen ön veriler 2021 ilk çeyrekte halen %4-5 civarı büyümeye devam edildiği.  Belli ki %17 faiz büyümede anlamlı bir yavaşlama yaratmak yerine, bir miktar dengelenme sağlayabilecek ancak. Bu büyüme temposuna bağlı olarak enflasyon baskısının azalmakta nazlı olacağı. 2021 büyümesinde ortalama beklenti %4,8’de, sene sonu TÜFE için de %11-12 aralığının altını öngören yok.  

Dünyadan gelen baskılar da bu tarafa yansımakta.  

Varil başına 65 dolara yükselen Brent petrol fiyatı için sene sonu beklentileri 75 dolar civarında. Enflasyonu maliyet tarafından beslemeye devam edeceği anlaşılan petrol fiyat artışının bir diğer yansıması da net enerji ithalatçısı olan Türkiye için cari açıkta olacak. İç talebin ancak göreceli yavaşladığı Türkiye ekonomisinde 2021 ithalat artış hızında da beklenen yavaşlama zor.

Ocak ayı turizm verileri 2021 ilk yarı açısından turizm gelirlerinin yine kayıp olduğunu anlatıyor.  Avrupa ve Türkiye’de aşılama hızının temposu turizm gelirlerinde 2020 yılına kıyasla bu sene toparlanmanın ancak %40’larda kalabileceğinin habercisi. O zaman da tabi, cari açık/GSMH oranı 2020 sonundaki %5,3 seviyesinden geriye düşmeyecek. Türkiye’nin yabancı sermaye ihtiyacında anlamlı bir rahatlama gerçekleşmeyecek. 

ABD merkez bankası yükselen ABD tahvillerine ve enflasyonuna şimdilik bir tepki vermeyeceğini, piyasalara verdiği desteği azaltmayacağını açıkladı.  Fakat, şimdiden ilk parasal sıkılaştırma sinyalinin 2022 ortasında, ilk faiz artışının da 2023 içinde geleceği beklentileri oluşmakta.  Fed ne derse desin, mayıs ayında ABD TÜFE enflasyonu %2,2’lere çıktığında burada kalıcı olur mu olmaz mı tartışmalarına bakılmaksızın gelişmekte olan piyasa para birimleri darbe yiyecek.  

Kasım-Şubat döneminde Türkiye’ye gelen sermaye artan faiz etkisinin de neredeyse tamamlandığını göstermekte.  Türkiye kötü yönetimiyle yüksek faiz sunarak sıcak para çekebilmenin ötesine geçemiyor.  Yerlilerin döviz almaya devam ettiği ortamda sadece sıcak para ile rezervlerde anlamlı bir artış ufukta henüz yok. Reform sözleri çoktan unutulmuş gibi.  Politika yapıcılar ekonomide dönüşüm yaratmak yerine, siyasi muhaliflerini daha fazla baskı altına almaya odaklanmış durumda. 

Ocak-Şubat aylarında dış politikadaki sakinlik mart ayından itibaren yerini hareketli günlere bırakacak.  ABD-Türkiye ilişkilerini iyileştirmek ve yaptırımları aşmak adına Erdoğan hükümeti açıklama üzerine açıklama yapsa da, S-400leri tutarak Biden yönetimi ile işleri düzeltme arayışının devam edişi, gerçeklerden kopukluğun devam hali.  Halkbank, S-400, Suriye-YPG, Doğu Akdeniz gibi dikenli konular birer birer yılın ikinci çeyreğinden itibaren gündemde ağırlık kazanacak.

Bu sürede ekonomide devam eden sorunlar Cumhur İttifakı’nın oylarını aşağıya çektikçe AKP-MHP dili, tavrı iyice sertleşmekte.  Bu hem Türkiye içinde gerginlikleri beslerken, hem de Biden yönetimi ve AB ilişkilerinde yumuşama zemininin oluşmasını engellemekte. 

Başa dönersek, TL’nin mevcut seviyelerinden kalıcı olarak değer kazanmasını beklemek hayalcilik.  Aksine, TL’nin sene içinde kademeli olarak değer kaybetmesi hem makroekonomik gelişmelere hem de politik gelişmelere daha uygun bir beklenti. Dolar/TL’nin 7,5’a mı yoksa yine 8,5’lere doğru yönelerek mi değer kaybedeceğinin belirleyicisi ise yine Erdoğan-Bahçeli ikilisinin iktidarda tutunabilmek adına yapabileceklerinin seviyesi olacak.      


@Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.