Muhalefet ekonomi konuşuyor

Ekonomi kriz girdabına kapıldıkça programlarda da ekonomistleri daha çok görmeye başladık.

Bu programların en kapsayıcı olanını ise sanırım T24’ten Barış Soydan çekti.

İki oturumda düzenlenen programlarında siyasi partilerin politika kurul başkanlarını ya da ekonomistlerini ağırladı.

Soldan sağa gelen programlarda CHP’den Selin Sayek Böke, HDP’den Erol Katırcıoğlu, Sol’dan Hayri Kozanoğlu; DEVA’dan Ahmet Burçin Yereli, Gelecek’ten Serkan Özcan ve İYİ’den İsmail Tatlıoğlu yer aldı.

Altı farklı partinin temsilcileri olsalar da birçok konuda benzer bir düşünceye sahip olmalarını ben çok önemsedim.

Muhalefetin biraraya gelebilmesi için bir ortak aday seçilmesi gerektiği şüphesiz ama başta ekonomi olmak üzere diğer konularda da asgari müşterekte buluşulabilmesi gerekiyor.

Soydan’ın programı bu ihtimalin gerçekleşebilmesinin hiç de zor olmadığını gösterdi.

Her şeyin nihai göstergesi “işsizlik”, ama büyük bir zincirin parçası olduğundan arkada yaşananları çözmeden işsizlik bir “sorun” olmaktan -dolayısıyla da ülkenin gündeminden- çıkmıyor.

Bu da kendi içinde bir girdap çünkü, işsizlik tüketim talebini düşürüyor, bu üreticinin elindeki malı ya da hizmeti satamamasına -veya artık üretmemesine- yol açıyor, bu da üretim tarafında yeni işsizlerin bu kalabalığa eklenmesiyle sonuçlanıyor.

Fakat ekonomi, bir grup ekonomistin biraraya gelip çeşitli kararlar vermesiyle düzelmiyor çünkü en önemlisi zemini sağlamlaştırmak.

Nasıl ki kırıldı kırılacak incelikteki bir buzun üstünde paten kayamazsanız, evrensel normlardan uzaklaşmış bir hukukla da ekonomiyi düzeltemiyorsunuz.

Katırcıoğlu’ndan Serkan Özcan’a bütün katılımcıların uzlaştıkları temel mesele bu.

AB standartlarında bir demokrasiyi tesis edebilsek, düvel-i muazzama yanına İlluminati’den masonlara, ajanlardan mihrakların tamamına, Kraliçe’den karanlık oda falcılarına nesi var nesi yoksa yanına alsa, ekonomiyi gene de rayından çıkaramıyor.

Demokrasi ve hukukun üstünlüğü aslında bizatihi müreffeh devletin kendisi demek, cüzdanlara doğrudan para girmesi, işsizliğin düşmesi, yatırımların katlanması, hayat kalitesinin artması, ömrün uzaması demek.

Burada Eser Karakaş’ın bir sözünü hatırlatmak istiyorum.

Eser Hoca, son analizde, “hukukun” da üretildiğini ve bir mal sayılması gerektiğini ama Türkiye toplumunda bu mala yeterince talep olmadığı için değerinin bu seviyede kaldığını söylemişti.

Kimsenin hukuku talep etmediği, o yüzden de çeşitli “barışların” sevinç nidalarıyla karşılandığı bir yerde hukuku kurumsallaştırmak siyasetin en zor işi.

Tabii bunun için de önce darbe anayasasını çöpe atmak, bu çağın gereklerine uygun, insanı önceleyen, demokrasiyle, insan haklarına saygıyla örülmüş yepyeni sivil bir anayasaya ihtiyacımız var.

Bu durum, başka zeminlerde de partileri uzlaşmaya davet ediyor.

Hukukun üstünlüğünün gereklerini yapmak, bu kadar yetkiyle donanmış hiçbir iktidarın işine gelmez.

Muhalefetteyken söylemesi kolay olan sözler iş başına geçince ertelenebilir.

Şimdi bunca yetkiyle seçilmişken, sana mı kaldı yeni anayasa yapmak, sana mı kaldı çoğunlukçuluktan çoğulcuğa geçmek, atamalarda nepotizmi kaldırıp tam liyakate öncelik vermek, muhalif gazetecilerin üç-beşini içeri tıkmak yerine içerdekileri çıkarmak, 21-B’yi kullanmamak…

Ama bütün katılımcıların söylediği sözlerdeki ortaklıkları çıkarılır, bu da bir manifesto haline getirilirse, muhalefetin birleşmesi adına büyük bir adım atılmış olur.

İkincisi, şeffaflık ve mütemmim cüzü olan hesap verilebilirlik.

Garanti karşılığı yapılan işler, işte asla taahhüt edildiği kadar insanın yararlanmadığı köprüler, yollar, Kütahya’daki Zafer başta olmak üzere insansız havaalanları, şehir hastaneleri…

Muhalefet, programda da gördüğümüz üzere, bütün bu uygulamalara karşı tek ses olmuş.

Bir üçüncü konu da, Varlık Fonu.

Kapatılması ya da bir diğer tabirle, hazineye devredilmesi konusunda da hiçbir ihtilaf yok.

Varlık Fonu’nun bugünkü haliyle kullanılmasına, borçlanmasına, şirketlerden hisse, Ataşehir’den arsa almasına karşı çıkıyorlar.

Barış Soydan’ın programı, muhalefetin uzlaşabileceğini, birarada, belli bir saygı ve üslupla konuşabileceğini göstermesi bakımından bence çok değerliydi.

Magazin notları...

Bu arada, Selin Sayek Böke çok profesyoneldi. Arkasında ikisi beyaz, biri siklamen üç orkide, Kılıçdaroğlu ve Atatürk portrelerinin arasında da CHP’nin logosu. Anahaber sunucusu ceketi… Oldukça kurumsal bir izlenim uyandırdı.

Erol Hoca galiba evinin mutfağındaydı, buzlu camı paravan yapıp daha sıcak bir ortam sağlamış. Hayli meraklı da bir kedisi var. Ama her kedi gibi arsızlığı uzatınca tezgâhtan aşağı atıldı.

Hayri Kozanoğlu, çok “derinlikli” bir perspektife yerleştirmiş bilgisayarını. Ama derinlikten başka hiçbir şey seçilemiyor. İktidar alternatifi olamayacağını bilmenin getirdiği bir umutsuzluk hissettim.

DEVA, daha yeşil bir siyaset yapacağını Burçin Bey’in arkasında tavana uzanan bitkilerle subliminal olarak verdi. Ama benden kaçmadı tabii.

İYİ Parti’de bir “bağlantı” sıkıntısı olduğu aşikar. Şimdi habis bir şekilde bunu “yuvana dön” sözüyle birlikte okuyabilirim ama yapmayacağım. Fakat İsmail Tatlıoğlu’nun yayın boyunca sorunları vardı. Kapıyı açtı olmadı, kapadı olmadı, kameranın açısı sürekli bozuldu…

Serkan Özcan ise arkadaki kitaplık geleneğini minyatür ölçüde olsa da devam ettirmiş -tabii ki bir Bekir Ağırdır değil. Bir-iki de plakası parlıyor arkasında. En hazır olanlardan biri o gibi geldi bana.

Barış Soydan, T24’ün stüdyosunda çekmiş programı. Arkasından sürekli birileri geçiyordu. Ama zaten katılımcıların hepsi konuşmaya o kadar açtı ki, ona konuşma sırası gelmedi hiç. Gerçi, iki ceketle gitse bence daha iyi olurdu.

Evet, nitelikli magazin gündemimle Tuğrul Eryılmaz’ın tahtını salladığımın farkındayım. 


 

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.