Can Teoman
Kas 26 2017

Şişen inşaat balonu bankalara patlayacak

AKP iktidarı dönemine damga vuran inşaat ve rant ekonomisiyle büyüme sevdası ekonominin en önemli göstergelerinden biri olan bankacılık sektörü bilançolarını da alt üst etmiş durumda.

İnşaattan kolay para kazanma hırsı bankaların kredi politikalarına da yansıyınca, sektörün toplam banka kredileri içindeki payı 2004’ten bu yana iki kat artarak yüzde 24’e çıkarak rekor kırdı.

Konut alan tüketiciler, inşaat firmaları ve emlak komisyonculuk faaliyetlerine açılan toplam kredi 483.1 (Yaklaşık 125 milyar dolar) lirayla eylül sonunda zirveye çıkarken, Türkiye bankacılık sektöründe ilk kez bir sektöre bu kadar yüksek miktarda kredi açılıp risk alındı.

Türk Hazinesi’nin toplam iç borcunun 530 milyar TL yani 135 milyar dolar olduğu düşünüldüğünde alınan riskin orantısal büyüklüğü daha çarpıcı olarak ortaya çıkıyor.

Kuşkusuz bankacılık sektörünün tek bir sektör için bu kadar çok risk almasında siyasetin rolü büyük.

Bunda Erdoğan ve çevresinin nüfuz kullanarak bankaları iktidar için hayati olan inşaat sektörüne yönlendirmesinin etkisi yadsınamaz.

Ancak bankacılık kaynaklarının AKP’nin favori sektörüne yönlendirilmesinde tamamen AKP kontrolüne geçen Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun etkisinin olduğunu da belirtiliyor.

Örneğin BDDK bu yıl içinde yaptığı bir dizi düzenlemeyle, kredi müşterilerinin kullanılmış arabalarından ikinci el makine ve ekipmanlarına kadar hemen her şeyi bankalara teminat göstermesine izin verdi.

Bankacılık sistemini bir nevi rehincilik hizmetine çeviren bu düzenlemeyle ilgili değerlendirme yapan bir bankacı şunları söyledi:

Normalde bu ikinci el bir eşyayı rehin alıp kredi dağıtmak geleneksel bankacılık teamüllerine uymuyor. Bu tip bir krediyi vermek istemeyiz.

Ancak böyle bir durumda kredi vermediğimiz zaman siyasetinden, BDDK’sına, medyasından bürokratlarına kadar geniş bir kitlenin hedefi olma tehlikesinden korkuyoruz.

Bankacılık sektörünün tek bir sektör üzerinde yoğunlaşması ABD’deki mortgage krizi öncesindeki durumu akıllara getirirken, 2001 krizinden tecrübeli olan finans sektöründeki rahatsızlık gün geçtikçe artıyor.

İnşaat sektörünün başta konut olmak üzere tamamen yap-sat modeline dayanması, bu modelin de kesintisiz ekonomik büyümeyi temel alması, buna karşın Türkiye’nin iç-dış siyasetinin de etkisiyle iç talebin hızla düşmesi nedeniyle tedirginlik artıyor.

Örneğin denge değeri 100 olan Tüketici Güven Endeksi’nin Kasım’da 65.2’yle yılın en düşüğüne gerilemesi bu alandaki negatif göstergelerin en önemlilerinden biri kabul ediliyor.

Ayrıca bankaların elinde daha şimdiden 10 binin üzerinde icradan satılık konut biriktiğine yönelik son istatistikler de pek iç açıcı değil.

Özellikle de konut sektörünün elinde hala satılamayan 1 milyona yakın daire bulunduğu göz önünde bulundurulduğunda bankaları nelerin beklediğine ilişkin spekülasyonlar daha da karamsarlaşıyor.

Peki bu durum bankacılık açısından ne kadar tehlikeli olabilir? Sektör inşaattaki batıklardan dolayı bir krize girer mi? Resmi verilere göre bu sorunun cevabı şimdilik hayır.

Çünkü inşaata açılan kredilerin tüketici bacağında yüzde 0.5, üretici tarafında ise yüzde 2.9 görülen batık oranı uluslar arası standartlar açısından son derece makul.

Resmi rakamlardaki olumlu duruma rağmen özellikle dev inşaat projeleri üstlenmiş pek çok müteahhitin zor durumda olduğu ve bankaların kredilerini batırmak yerine ‘yüzdürdüğü’ yönündeki söylentiler artık gizli değil, açıktan konuşuluyor.

Caddeler boyunca uzayan satılık ve kiralık emlak tabelaları, giderek boşalan dev AVM’ler gibi gözle görülen deliller de batık söylentilerinin artmasında itici rol oynuyor.

Son olarak Türkiye İstatistik Kurumu’nun 23 Kasım’da açıkladığı verilere göre konut satışlarının geçen yılın ekim ayına göre yüzde 5.7 düşmesi de olumsuz söylentileri destekleyen bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Tabii bu durum bankaların mali durumunun uluslar arası kredi derecelendirme kururluşları tarafından da sorgulanmasına neden oluyor.

Resmi rakamlardaki tüm pozitif cezbediciliğe karşın, son olarak Fitch’in Finansal Kurumlardan sorumlu Direktörü Lindsey Lindell, Reza Zarrab davasını da konu ederek Türk bankacılık sektörü açısından en büyük problemlerden birinin geri dönmeyen kredilerdeki öngörülemeyen artış olabileceğini söylüyor.

Perşembe günü Reuterss’e bir açıklama yapan Lindsey, ‘‘Türk bankalarının sermaye tamponu orta ölçekteki şokları telafi edebilecek büyüklükte.

Ancak Reza davasında devlet tarafından karşılanmayan büyük bir ceza veya geri dönmeyen kredilerdeki öngörülmeyen artış kredi notu üzerinde baskı oluşturabilir’’ diyor.

Dış krediye bağımlılığı hızla artan bankacılık sektörünün riskleri açısından kredi notunun geçtiğimiz döneme göre daha önemli olduğu ise aşikar.

TL’nin dolar ve euro karşısındaki önlenemeyen düşüşü nedeniyle sektördeki gizli döviz açık pozisyon riski de büyüyor. BDDK verilerine göre bankaların bir açık pozisyon riski görünmüyor.

Ancak bu teoride. Pratikte ise farklı bir durum var. Çünkü 1.55 trilyon lira mevduatı, 300 milyar lira (75 milyar dolar) düzeyinde de öz sermayesi bulunan Türk bankacılık sektörü kredileri finanse etmek için yurt dışından kabaca 50 milyar dolara yakın net borçlanıcı durumunda.

Bu paralar yurt içindeki müşterilere döviz kredisi olarak kullandırıldığı için bilançoda açık olarak gözükmüyor.

Fakat kur artışı ve ekonomik gerileme nedeniyle olası iflaslar, bankaları hiç beklemedikleri şekilde bir döviz açığı kriziyle uğraştırabilecek büyüklükte.

Bankaların ise özellikle dev inşaat projeleri ve AVM inşaatlarına yüklü döviz kredileri açtığı bir sır değil.

Nitekim kur ve faizdeki son artış kredilerin müşteri tarafındaki etkisini artık AKP kanadında da daha sıcak hissettiriyor.

Durum AKP’ye yakın ve sürekli olarak iktidarı destekleyici ekonomik güzellemeler yapan bir iş dünyası örgütü olan MÜSİAD’ın bile gündemine yansıdı.

23 Kasım’da medyaya açıklama yapan MÜSİAD İnşaat Kurulu Başkanı Reha Yeltekin, döviz kurundaki artışın etkisiyle son bir yılda yüzde 70 artan demir fiyatlarının inşaat projelerinin maliyet hesaplamalarında bozulmalara neden olduğunu belirtti. Yeltekin, artış sorunu, çözülmemesi halinde şantiyelerin durma noktasına gelebileceği uyarısında bulundu.

Görünen o ki, Türkiye’nin son 15 yılına damga vuran inşaat ekonomisi artık bir dönem olduğu gibi Alice Harikalar Diyarı’ndaki tadından hızla uzaklaşıyor.

Ancak bu dönüşüm sadece kendisinin değil, söz konusu rüyanın içine itilen bankacılık sektörünün de uykusunu kaçırıyor.