Türkiye ekonomisi kritik bir yol ayrımında

Güncel, rutin açıklanan ekonomik veriler elbette önemli.  Türkiye ekonomik krizler tarihine geçen Ağustos 2018 kur krizi sonrasında ekonomideki salınımın vardığı aşamaları izlemek; normalleşme yolunda bulunduğumuz noktayı tespit edebilmek için enflasyondan büyümeye, ödemeler dengesinden mali dengeye kadar açıklanan veri setleri elbette hikâyenin önemi bir kısmını aydınlatıyor.

Ancak, özellikle son iki yıldır Türkiye ekonomisinin yönetilme biçimi liberal olmaya çalışan bir ekonomide o çok ihtiyaç duyulan kuralların yok edilmesiyle, açıklanan verilerle gerçeklerin arasındaki bağların kopuşuna neden olmakta.

Enflasyon örneğin. Kur krizinin zirveye ulaşarak Türk Lirası’nın yüzde 36 değer kaybettiği 2018 yılında yüzde 25 ile zirve yapan tüketici fiyat enflasyonu (TÜFE), Ekim 2019’da yüzde 9 seviyesinin altına inmişti. Bu süreç, herhangi bir “özerk” merkez bankasının yoğun çabaları sonucu bir başarı hikâyesi gibi algılanabilir.  Ancak, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kur krizi patlak vermeden önceki aylarda aşırı ısınmanın elle tutulur belirtilerine rağmen faiz artışlarına direnişi bir gerçekti. Sonuçta direksiyon kontrolden çıkınca aylar önce atılması gereken adımlar geciktirildiği için daha yüksek bir maliyete katlanmak zorunda kalınarak dev bir faiz artışı ile enflasyonun yeniden tek haneye düşürülmesine tanık oluşumuz da acısıyla hatıralarda hala oldukça taze.

Temmuz 2019’da merkez bankası başkanının faiz indirimine “direndiği” için görevden alınışı, akabinde atanan yeni başkan üzerinden sadece birkaç ay içinde 1,275 baz puan faiz indirimiyle “faiz düşerse enflasyon da düşer” iddialaşmasının devreye bizzat Cumhurbaşkanı tarafından sokulması ve bugüne uzayan süreçte TÜFE enflasyonunun işin uzmanlarını hiç de şaşırtmayan şekilde yüzde 12’nin üzerine çıkışı; hep o yeni Türkiye’nin yeni ekonomi yönetimi yaklaşımının bir parçası.   

Lirayı yeniden dizginlemek ve bu sayede döviz burcu bağlantılı zincirleme iflasları önlemek adına yapılan faiz artırımları sonrasında, 2019 boyunca sert daralan iç taleple beraber 60 milyar dolar sınırından 18 ayda sıfıra evrilen cari açığı da, “yeniden dengelenme” olarak ısrarla sunmak zaten başlı başına ayrı bir tartışma konusu. Bu sürede işsizliğin yüzde 15’lerde zirve yaptığına tanık olmasak belki bu küllerinden yeniden doğuş hikâyesine inanmak mümkün olabilirdi; ancak bugün halen yüzde 14 civarında dolaşan işsizlik oranı gerçeklerin ne denli faklı olduğu konusunda herkesi uyanık tutmaya devam ediyor.

Tüm bu savruluşlar gerçekleşirken, tam da Mart 2019 yerel seçimleri öncesinde oy kaybına neden olmamak için Türk lirasının değer kaybını, o akıllara zarar Londra SWAP piyasası hamlesiyle yabancı yatırımcıları köşeye sıkıştırarak engellemek başarısının hayaleti, bugün halen Türkiye piyasalarında dolanıyor mesela. Fed’in faiz indirimleri gelişmekte olan piyasalara can suyu verirken, son beş aydır yabancı yatırımcıların düzenli olarak Türkiye tahvil piyasasını terk etme çabaları, ekonomi yönetiminin yarattığı güven bunalımının sadece başka bir yüzü. Merkez bankasının tahvil piyasasında devreye girerek güçlü alımlarla tahvil faizlerinde yarattığı düşüş ise ekonomi yönetiminde çaresizliğin hâkimiyet derecesini yansıtıyor.   

Kur krizinin tetikleyicisi aşırı ekonomik ısınmaya göz yumduktan sonra, daralma yoluna mecburen giren Türkiye ekonomisini akıl almaz mali yöntemlerle destekleyerek yeni riskli alanlar yaratmak da bugünlerde ekonomide dikkat çeken konular arasında.  2001 krizi sonrası dönemin en önemli başarı alanı olan bütçe açığının GSMH’ye oranındaki düşüş tam anlamıyla tersine çevrilmiş durumda.  yüzde 1’in altındaki açık yüzde 4’lere dayanmışken, merkez bankasının kaynaklarına göz diken Hazine bir dizi kural değişikliği yoluyla harcamaya devam etmek için yeni kaynak yaratmayı da gerçekleştirmiş durumda.

Kamu bankalarında oluşturulan özel timler, TL her hareketlendiğinde merkez bankası ile dolambaçlı yollardan döviz piyasasına müdahale etmekte ve Türk lirası her gün artan maliyetle belli psikolojik sınırların altında tutulmaya çalışılmakta.  Kamu bankaları düşük faizlerle kredi dağıtmaya devam ederken, özel bankalar cezai önlemlerin devreye sokulmasıyla kamu bankaları ile yarışmaya zorlanmakta.  Sonuç: yerli mevduat sahiplerinin artan miktarlarla döviz hesaplarına sığınması ve Türk lirasından kaçması.

Özellikle son 18 aydır ekonomi yönetimin tercihleri, günü kurtarabilmek adına sıklıkla kural değişikliğine gidilmesi, ekonomik büyümenin yüzde 4-5 aralığına çekilmesi adına atılan adımların ne kadar yüksek maliyetli ve riskli olduğunu anlatmalı herkese.  Daha da önemlisi, bu döngünün sürdürülemez olduğu gerçeğini göstermeli.

Bu risklerin alınmasındaki “cesaretin”, başta merkez bankasından gelenler olmak üzere açıklanan raporlarda, küresel ekonomik büyüme sancıları devam ederken büyük merkez bankalarının dev bilançolarını sürdürmek zorunda oluşlarından kaynaklandığı anlaşılıyor. Fakat temel varsayımın bu kadar sığ oluşu, risklerin bu sığlık içinde göz ardı edilmekte oluşu Türkiye ekonomisinin hızla, yeniden bir saatli bombaya dönmekte olduğu gerçeğini örtmekte yetersiz.   

Cumhurbaşkanlığı sisteminin verdiği yetkilerle ekonomi yönetimi keşfedilmemiş bölgelerde ilerlerken, hem sisteme olan, hem Cumhurbaşkanı’na olan desteğin azalması, artan dış politik belirsizlikler, Suriye topraklarında bulunan Türk askeri varlığının hem ABD, hem AB, hem de Rusya ile ilişkileri bozan arka planı, Türkiye ekonomisinin giderek içine kapanan bir ekonomi haline dönüşmesiyle sonuçlanmakta. Büyük merkez bankalarının genişlemeci uygulamalarının bile dış politika tercihlerinin ekonomik yaptırımlar yoluyla neden olduğu riskleri bertaraf edemeyeceğini de hatırlatmak gerekli.  

Dış dünya ile finansal ve ekonomik uyum konusunda yıllardır ilerlemeye çalışan ve bu sayede sınırlı iç kaynaklarına rağmen ekonomik büyüme elde edebilen Türkiye ekonomisi, 2020 başlarında artık önemli bir yol ayırımına gelmiş durumda. “Ben bilirim yaparım, ben yaptım oldu,” yaklaşımı, Türkiye ekonomisini, bu gemide olan her bir bireyi uzun yıllar boyunca, düşük büyüyen, yüksek enflasyon üreten ve krizleri sık bir ortamda; yarı kapalı bir ekonomik düzende yaşamaya mecbur bırakmak üzere.  

 

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.