Türkiye ekonomisinde 90’ların kötü yönetimine dönüş

 

Hafta sonu kötü haberlerde artış vardı; sadece ekonomik anlamda değil, Türkiye’nin çoğulcu demokrasisi açısından da kötü haberler. 

Pazar günü yayınlanan iki Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile yine Meclis işlevsiz kılındı, binlerce memur daha görevinden ihraç edildi ve geçen seneki darbe girişiminde devlet güçlerinin darbeyi bastırmasına yardımcı olanlara cezai sorumsuzluk getirildi. 

Üstelik söz konusu “cezai sorumsuzluk” kapsamı “devam eden terör faaliyetlerini” bastırmada polise ve askere yardımcı olacakları da içerecek şekilde genişletildi. 

Her ne kadar AKP sözcüsü Ünal daha sonra bir düzeltme yaparak cezai sorumsuzluğun sadece 15-16 Temmuz 2016’da sokağa çıkanları içereceğini söylese de, mevcut ifade gelecekte hükümeti protesto edecek sivillere yönelik paramiliter şiddetin yolunu açıyor.

Şüphesiz ki Türkiye’deki hukukun üstünlüğüne zarar veren bu yeni KHK’lar daha çok tartışılacak. 

Yine de bu makalenin odağı Türkiye ekonomisinin 1990’lı yıllardaki en büyük hastalıklarından birinin bu iki yeni kararname ile yeniden ortaya çıkması.

Yatırımcıları çekmek için en çok ihtiyaç duyulan demokratik ortamın kötüleşmesini bir yana koyarsak, Pazar günkü KHK ile tartışmalı Türkiye Varlık Fonu’a (TVF) borçlanma yapabilmesi için “Hazine garantisi” getirilmesi de diğer bir kötü sürpriz.  

TVF’nin kuruluşunu izleyen aylarda hazine garantisi olup olmayacağı tartışmalarına hükümetin çeşitli seviyelerinden defalarca inkâr gelmişti.  

Şimdi yeni KHK ile TVF dolaylı yönden borçlarına hazine garantisi sağlayacak.  TVF’nin altında yer alan şirketler hazine garantisi ile elde ettikleri borcu TVF’ye devredecekler.  

Evet, TVF Hazine garantisine dayanarak doğrudan borçlanmamış olacak ancak yönetimindeki şirketlerin borç ihraçlarını takiben söz konusu dış borcu garantisiyle beraber devralacak.

Hatırlanacağı üzere TVF, 15,6 milyon dolar gibi çok düşük bir başlangıç sermayesiyle “kamu borcunu artırmadan altyapı, enerji, teknoloji ve telekomünikasyon gibi çok pahalı kamu-özel ortaklığı modeli projelerine finansman sağlamaya yardımcı olunması” amacıyla 2016 yılının Ağustos ayında kurulmuştu.  

Olağanüstü Hal Kararnameleri ile son derece tartışmalı şekilde devletin elindeki milyarlarca dolarlık şirketler, varlıklar Şubat 2017’de Fon’a devredildi.

Hazine Müsteşarı Çelik, yakın zamanda yaptığı açıklamada Fon’un değerinin 160 milyar dolara (hedef 200 milyar dolar), öz kaynağının 45 milyar dolara ulaştığını duyurdu. 

Daha sonra ortaya çıktığı üzere hükümet ayrıca yeni mülk yönetimi uygulamalarını TVF üzerinden Hazine’nin elindeki “boş arazilerde” de kullanmayı düşünüyor.

Yaklaşık altı ay önce yapılan geniş kapsamlı bir tanıtım turu ile yabancı yatırımcılara anlatılan üç yıllık strateji planına göre Fon, ekonomik büyümeye yıllık yüzde 1,5 katkı sunmayı amaçlıyor.

Dünyada varlık fonlarının en belirgin karakteristik özelliği gelirlerinin genellikle doğal zenginliklere dayalı bütçe ya da cari denge fazlalarından kaynaklanmasıdır. 

Türkiye’nin bunların hiçbirine sahip olmadığı ve her sene GSYİH'nin yüzde 25'i seviyesinde dış finansmana bağımlı kaldığı göz önüne alındığında AKP’nin yarattığı TVF zaten bir takım zorluklarla birlikte geliyor.

Şekil 1: Türkiye Varlık Fonu’na devredilen varlıklar
Kaynak: Mart 2017, PWC

Bir kere, Fon ve alt fonlar, bir dizi vergi muafiyetinden yararlanmaktalar. Asıl kritik olan, Fon’un denetim, yönetim ve kontrol mekanizmaları açısından açık bir çerçeveden yoksun oluşu çünkü Fon Sayıştay’ın kamu idari organlarına yönelik denetiminden de muaf.  

Türkiye’nin 160 milyar dolarlık varlık fonu mevcut haliyle şeffaf da değil, hesap verebilir de değil. Tabi ki hükümet, Başbakan tarafından atanan denetim şirketlerince yapılan üç yönlü bağımsız denetimden bahsediyor. Ama Fon’un kuruluşundan bu yana geçen bir buçuk yılda bunların hiçbiri açıklanmadı.

Uluslararası hukuk firması White&Case’in de belirttiği gibi:

“Fon’un varlıkları ve yönetilmesi için Kuruma devredilen varlık ve haklar, Kurumun varlıklarından ayrıdır ve fonlar ve alt fonlar kapsamındaki faaliyetler için finansman sağlamak üzere teminatlandırılabilir, rehin edilebilir veya başka şekilde kullanılabilir çünkü Fon varlıkları kamu alacaklarının tahsilinde dahi geçici ihtiyati tedbir veya iflas işlemlerine tabi tutulamaz veya eklenemez".

TVF'nin üst düzey yönetimi "finansal istikrar", "küçük ve orta ölçekli işletmeler" (KOBİ'ler), "lisanslar" ve "madencilik sektörü"ne odaklanmak için dört alt fon oluşturmuş durumdalar. 
 Yeni fonlar Ziraat Bankası’nın gözetiminde kurulmuş ve her biri kendi yatırım komitesi ve yönetim kuruluna sahip. TVF Başkanı, tüm alt fonların yatırım komitelerinde yer alırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın baş danışmanı meşhur Yiğit Bulut, dört alt fondan üçünün yatırım komitelerinde yer almakta.

Gerçi bu gelişmeleri Fon’un internet sayfasından izleyebilmek mümkün değil. Yakın zamanda beşinci bir fon da, 2021 yılına kadar Ankara'nın seçtiği beş şirketten oluşan bir konsorsiyum tarafından üretilip pazara sunulacak olan "yerli ve milli otomobil" projesinin finansmanı için kurulacağı haberlere yansıdı.

Gazetelerde yer alan diğer bilgilere göre TVF, Çin'in ICBC’si ile 10 yıl vadeyle 5 milyar dolarlık kredi için; Singapur'un varlık fonu TEMASEK ile ve 10 milyar dolarlık sermayesi bulunan ama ABD’nin yaptırımları nedeniyle Batı’da iş yapamayan Rus Doğrudan Yatırım Fonu (RDIF) ile görüşüyor. 

RDIF ve TVF’nin odağında enerji işbirliği var. Özellikle Türk Akımı boru hattı projesi ve Akkuyu Nükleer Enerji Santrali projesi, Rusya ve Türkiye arasında TVF üzerinden ortaklaşa finanse edilmesi beklenen önemli projeler.

Üstelik Türkiye ve Rusya, sağlık ve turizm sektörlerinde muhtemel projelerin finanse edilmesi için her birinin 500 milyon dolar katkı koyacağı ortak bir yatırım fonu kurma konusunda mutabakat anlaşması da imzaladı.

Ayrıca aralarında Katar’ın da olduğu Orta Doğu’daki varlık fonu yöneticileriyle de görüşen TVF, İslami mortgageların geliştirilmesi ve gelecekteki olası “farklı türdeki işbirlikleri” için İslam Kalkınma Bankası (İDB) ile de anlaşma imzaladı.

TVF'nin önemli kamu şirketlerini yönetimi altına alışı ve tüm bu anlaşmaları yapışı, parlamentonun rolünü ve demokrasinin işleyişini azaltan Olağanüstü Hal ile ülkenin yönetildiği son 16 aylık döneme denk geldi. 

Şimdi, en son OHAL kararnameleri ile ortaya çıkan artık her seviyede belirlenecek politikaların, demokratik ve dengeli bir tartışmadan tamamen izole bir halde geliştirilecek oluşu.

Hal böyleyken, hükümetin seçimler öncesinde büyümeyi devam ettirmek için yeni büyük ekonomik teşvik aracı, yatırımcıları çoğunlukla İslami finans kuruluşlarından oluşacak gibi duran TVF olacak. 

Fonun çoğunlukla nakit olmayan varlıkları; döviz yaratmak için satılmaya ya da son KHK ile sağlanan Hazine garantisi yoluyla hükümetin ucuz fon bulma çabaları için teminat olarak kullanılmaya hazır görünüyor.

Elbette ki temel endişe, nispeten şeffaf Hazine hesaplarından TVF’nin tamamen şeffaf olmayan hesaplarına geçirilen değerli kamu şirketlerinin siyasi sömürüye açık hale gelişinde.

ABD'de devam eden İran yaptırımları davasında Ziraat Bankası ve Halkbank'ın karşılaşabileceği muhtemel para cezalarını da resme katınca durum daha da sıkıntılı hale geliyor.

Türkiye'nin kamu borcunun GSYİH'ye oranının yüzde 28'e kadar düştüğü bir gerçek.

Bununla birlikte, TVF'nin yapısı göz önüne alındığında, altında yer alan şirketlerin mevcut borcu üzerine bir de varlıklarını teminat göstererek daha fazla kamu borcu ekleme potansiyeli ve yeni KHK’larla Hazine’yi de bu borçlardan sorumlu tutma hali, zaten sosyal ve ekonomik olarak gerilimli olan bir ülkeyi daha da kırılgan hale getiriyor.

Merkezi bütçenin ve tabi dolayısıyla kamu denetiminin dışında kurulan fonlar Türkiye ekonomisinin kayıp 1990’lı yılları boyunca ekonomideki en önemli hastalıkları arasındaydı.
TVF’nin kuruluşu, yangından mal kaçırır gibi değerli kamu şirketlerinin altına alınışı, yönetim biçimi, hesaplarının şeffaf olmayışı tam da bu yılları hatırlatıyor. 

Hatta 2001’de Türkiye’nin ekonomik çöküşüyle sonuçlanan kötü yönetim anlayışının yeniden güç kazandığını gösteriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın tüm gücü kendinde konsolide etme arzusu uğruna rastgele çıkarılan KHK’lar ise durumu daha da zorlaştırıyor.