Türkiye ekonomisinde tuhaf günler...

Türkiye gibi canlı bir ülkenin ekonomik durumunu anlamlandırma çabasında denklemin ana parçalarından biri her zaman için siyaset olmuştur.  Bunun nedeni yalnızca Türkiye'nin neredeyse her konuda cumhurbaşkanının söz sahibi olduğu, iyice "konsolide" edilmiş bir yönetim tarzıyla yönetiliyor olması değil, birçok etkenin bir araya gelmesidir.  Bu etkenlerden biri, Türkiye'nin Orta Doğu'da "evrimleşen" sınır çizgilerine jeopolitik yakınlığını kimi zaman faydalı bir araç, kimi zaman ise tehlikeli bir hedef haline getiren dış finansmana yoğun bağımlılığıdır.

Şekil 1: 10 yıllık Türkiye Hükümeti Bonosu
Şekil 1: 10 yıllık Türkiye Hükümeti Bonosu (Kaynak: Trading Economics)

Ön planda, Aralık ayında başlayacak olan eko-politik Zarrab-Atilla davası bulunuyor. İranlı-Türk iş adamı ile devlet bankası Halkbank'ın genel müdür yardımcısının, milyarlarca doları bankacılık sistemi üzerinden yasadışı şekilde geçirerek BM ve ABD'nin İran üzerindeki yaptırımlarını deldikleri iddia ediliyor.  Duruşmaya geri sayım sürerken, İranlı işadamı Zarrab'ın ABD devleti için tanıklık yapmaya karar verdiği ve yaptırımlara rağmen 2010-2015 arasında gerçekleşen küresel aktarımların ayrıntılarını açıklayacağı öne sürülüyor. Suçlamalar şöyle: Türkiye'deki AKP hükümeti bu işlemlerden tamamen haberdardı; bazı bakanlar dahil olmak üzere yetkililere rüşvet verilmişti ve dolayısıyla bazı Türkiye bankaları açıkça İran ile altın ticareti yapıyordu. Diğer yandan, bu yıllarda Türkiye'de İran ile ticaret yasadışı değildi. 

Resmi söyleme göre Türkiye hükümeti, başlamak üzere olan Zarrab davasını Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı itibarsızlaştırmak ve devirmek amaçlı bir girişim olarak görüyor.  Davanın kendisi, 2016 yazında ABD'de yaşayan, AKP’nin eski müttefiki Gülen'in emriyle gerçekleştirildiğine inanılan darbe girişiminin ikinci aşaması olarak kabul ediliyor ve bu durum Türkiye-ABD ilişkilerini zedeliyor.  

Washington ile Ankara arasındaki zaten gergin olan ilişkiler, ABD hükümetinin Suriye cephesinde (PKK ile ilişkili olmalarına rağmen) Kürt YPG/PYD ile çalışma tercihiyle daha da zehirli bir hal aldı. Ayrıca NATO tatbikatında Mustafa Kemal Atatürk'ün ve Cuhmurbaşkanı Erdoğan'ın "düşman" olarak temsil edildiğini; NATO'nun resmi olarak özür dilemesine ve Türkiye'nin 40 askerini tatbikatlardan çekmesine yol açan "talihsiz hatayı" da belirtmek gerek. 

AKP hükümeti çeşitli ağızlardan, Orta Doğu için yeni bir Sykes-Picot anlaşmasının hazırlanmakta olduğunu, "büyük güçlerin" bir kez daha Türkiye'ye karşı birlik olduklarını, 1. Dünya Savaşı'nın ikinci aşamasının başladığını ve "emperyalistlerin" bu sefer ekonomik ilişkiler üzerinden saldırdıklarını sık sık belirtiyor.  Bekleneceği gibi, AKP çevreleri "Uzatmalı 1. Dünya Savaşı"nın, Türkiye'nin 2019 yılında gerçekleşecek olan kritik seçimlerine denk geldiğini ve Erdoğan'ın büyük bir meclis çoğunluğu ile yeniden seçilmesinin Türkiye açısından bir "olmak ya da olmamak meselesi" olduğunu vurguluyor. Sesi daha yüksek, kalbi daha karanlık olanlar ise, AKP hükümetine Batı dünyasından (AB ve NATO) tamamen ayrılması ve Rusya hakimiyetindeki "büyüyen" Avrasya kampına katılması çağrısında bulunuyor.  

Peki bunlar gerçekten böyle mi; gerçekten uygulanabilir, hatta mümkün mü? 

Bugün yaşadığımız dünyanın, 2007-2008 küresel ekonomik krizinden önce yaşadığımız dünyadan çok farklı olduğuna şüphe yok. Saldırgan bir Rusya "Batılı yaşam tarzına" karışıyor. Türkiye için güçlü büyümeyi yeniden başlatabilecek Batı’ya benzer bir ekonomik bir çapa olmasa da, Rusya elbette Türkiye'nin NATO veya AB ya da ABD ile değil, kendisiyle ittifak kurmasını tercih edecektir.  Türkiye'deki yönetim daha önce yaptığı tercihler dolayısıyla siyasi olarak yabancılaşmış ve ekonomik olarak köşeye sıkışmış, ABD ile Rusya arasındaki güç mücadelesinde ise arada kalmış durumda. Koşullar göz önüne alındığında, geçmişte kötü yürütülen ekonomik ve siyasi ilişkilerin etkilerinden kaçmanın imkansızlığı, bugün Türkiye ekonomisine kaçınılmaz şekilde yansımaktadır ve gelecekte de yansımaya devam edecektir.  

Şekil 2: Türkiye Kredi Temerrüt Takası (CDS)
Şekil 2: Türkiye Kredi Temerrüt Takası (CDS) (Kaynak: BloombergHT)

Zarrab'ın dört yıl önce Türkiye devlet yapısı içindeki gizli Gülenciler tarafından ortaya çıkarılan İran yaptırımlarını delme amaçlı altın ticareti ve sonrasında Erdoğan tarafından siyasi olarak örtbas edilen skandal, önümüzdeki aylarda dünya çapında manşetlerle yeniden gün yüzüne çıkacak. Bu haberler veya bilgiler, bu yılın başlarında tartışmalı bir %51 oy oranı ile seçilen Erdoğan'ı doğrudan sarsmayacaktır. Ancak bazı Türk bankalarına uygulanacağı ve 20-30 milyar dolar seviyesinde olacağı varsayılan mali cezaların domino etkisinin tüm ekonomiyi etkilemesi mümkün. 

Öncelikle, daha fazla bütçe açığı ve daha yüksek cari açık pahasına elde edilen güçlü büyüme, Lira'nın sert şekilde değer kaybetmesi dolayısıyla 2018'de hızını kaybedecek.  Türkiye bankacılık sektörü Zarrab davası sonucunda zayıflamış görülürse, lira daha da değer kaybedecek.  Büyümeyi finanse etmek ve orta ölçekli firmaları hayatta tutmak için çok gerekli olan sermaye, bir yılı aşkın süredir "olağanüstü hal" durumunda olan Türkiye'den şimdiden kaçıyor.   

Merkez Bankası'nın geleceğe yönelik Lira işlemlerini sabitleme önlemleri siyasi gerilimin ortasında yetersiz görünürken, Lira'nın zayıflamasını durdurmak için faiz artışına gitmek için bile çok geç kalınmış olabilir zira ekonomik konularda mantık, Ankara’yı terk etmiş gibi duruyor. Dünyanın değiştiği, güçleri dengeleyen yeni bir düzenin ortaya çıktığı ve Türkiye'ye baskı yaptığı doğru. Ancak Ankara'nın gerçeklikten kopuk durumu işleri daha da karmaşık hale getiriyor ve daha fazla istikrarsızlığın yolunu açıyor.  

Şekil 3: USD/TRY
Şekil 3: USD/TRY (Kaynak: Tradingeconomics)

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın en son sözlü saldırısının hedefi, faiz oranlarını yüksek tuttuğu ve dolayısıyla enflasyona yol açtığı gerekçesiyle Türkiye Merkez Bankası’ydı.  Cumhurbaşkanı Merkez Bankası’na müdahale edilmesi gerektiğini söylediği için, Pazartesi günü AKP sözcüsü Bozdağ, faiz oranlarını düşürmeyi amaçlayan bir girişimin yakında başlayabileceğinin işaretini verdi. Erdoğan'ın bu hafta devlet bankalarının genel müdürleri ve ekonomiden sorumlu devlet bakanları ile görüşmesi bekleniyor. Merkez Bankası'nın özerkliğinin doğrudan ele geçirilmesi beklenmese de, bankaların kredi maliyetlerini azaltmak, daha fazla kredi vermeleri için likidite gereksinimlerini azaltmak ve/veya para yatırma oranlarında mecburi indirimler gibi önlemler gündeme gelebilir ve Türk ekonomisinin sağlam kalmasını daha da güçleştirebilir.     

Devlet, Zarrab davasını "herhangi bir hukuki tabanı olmayan, Türkiye aleyhine açık bir komplo" olarak gördüğü ve "Zarrab Türkiye aleyhine suçlamalarda bulunmaya zorlanıyor" görüşünde olduğu için, AKP'nin dava ilerledikçe iletişime daha da kapalı hale gelmesi bekleniyor. "Batılıların Türkiye'yi istikrarsızlaştırma, ayrıca İran ve Rusya ile bağlarını zedeleme çabaları" söyleminin sesi, kritik 2019 seçimleri yaklaştıkça (belki de Rusya'nın durumu daha kötü hale getirecek medya çarpıtmaları eşliğinde) yalnızca daha da yükselecektir.  

Ancak özel sektörün giderek büyüyen dış borcundan doğan devasa dış finansman açığı dolayısıyla, bu siyasi stresin bir buçuk yıl daha uzaması Türk ekonomisini çökertecektir. AKP uzun süredir yaptığı şeyi yapmaya tüm hızıyla devam ettiği için, 2018'in ilk yarısında erken seçim yapılması olasılığı, birkaç ay önce olduğundan daha yüksek görünüyor. Böyle bir erken seçim, olasılıkla AKP'nin "kendi anti-emperyalist doğası karşısında batılı ülkelerin saldırısı" kurgusundan çıkar sağlama çabalarını göz önüne getirecekse de, her saatte daha elle tutulur hale gelen ekonomik sorunların ortasında, seçimlerin kolayca kazanılacağı kesin değildir.