Türkiye ekonomisine genel bir bakış

Eylül ayına girdik, ekonomide genel bir sükunet hakim; ancak acaba bu sükunet görünümü aldatıcı mı, değil mi, tartışmak gerekebilir.

Ekonomide öngörmek çok kolay değil, kehanet ne kadar bilimsel ise, iktisadi öngörüler de biraz öyle çünkü ekonomiyi belirleyecek çok sayıda değişken var, bu değişkenlerin tümünü bilmek, öngörmek mümkün değil, dolayısıyla iktisadi kehanet de.

Ben de bugün Türkiye ekonomisinin Eylül 2019 başına ilişkin temel büyüklüklerinin bir özetini sunmak istiyorum, bu veri setinden bir kehanet çıkarmak mümkün değil ama en azından nelerin olabileceği, nelerin de olamayacağını bir ölçüye kadar kestirmek belki mümkün olabilir.

Hazine ve Maliye Bakanlığı iyi şeyler de yapabiliyor ve her pazartesi günü yenilediği bir ekonomik veriler sunumunu sitesinde yayınlıyor; her hafta yenilenen, değişikliklerin işlendiği böyle bir sunuma, ne yalan söyleyelim, istatistik ofisleri çok gelişmiş batı ülkelerinde bile az rastlanıyor. 

Aşağıdaki satırlarda size aktaracağım veriler 26 Ağustos 2019 tarihli sunumdan alınmış olacak ama bu yazının Ahval’de yayınlandığı Pazartesi günü (2 Eylül) bu veri seti Hazine tarafından yenilenmiş olacak.

*Sunum Türkiye ekonomisinin satın alma gücü paritesi (PPP) açısından dünya ve Avrupa ülkeleri içinde büyüklüğü ile başlıyor; burada Türkiye yaklaşık 2.3 trilyon dolarlık milli gelir (PPP) büyüklüğü ile Avrupa’da Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya’dan hemen sonra geliyor, diğer tüm Avrupa ülkelerinin önünde ama bu sıralama yani kişi başına gelir bazlı olmayan bir sıralama refah bilgisi yansıtmadığı için kanımca çok da anlamlı bir sıralama değil, kişi başına gelir düzeyleri çok yüksek Belçika, Hollanda, Danimarka, İsveç gibi ülkelerin 82 milyon nüfusumuzla önünde olmamızın anlamı muhtemelen çok sınırlı.

*Hemen arkasından Türkiye’nin demografik durum bilgisi ve 2050 nüfus projeksiyonları var; bugün için Türkiye Avrupa ülkeleri arasında 14 yaş altı nüfusu en yüksek, 60 yaş yukarısı nüfusun ise en düşük olduğu ülke, bu durum bizdeki mevcut eğitim-öğretim kalitesizliği ile beraber düşünüldüğü zaman muhtemelen bir nüfus avantajı olmaktan çıkıveriyor, eğitim kalite düzeyimiz nedeniyle bir dezavantaja dönüşüyor. 2050 senesine gelindiğinde yani yaklaşık otuz sene sonra ise Avrupa ülkeleri ile bizim aramızda 14 yaş altı ve 60 yaş üstü nüfus oranları çok büyük ölçüde aynılaşıyorlar. 

Erdoğan ise ısrarla bugün anlaşılan kendisine avantaj gibi görünen nüfus yapısını korumak için sürekli çok çocuk yapılmasını istiyor ama demografi bilimi her türlü iradi müdahaleden bağımsız yolunda giden bir bilim dalı; üstelik, mevcut eğitim faciası ile, değindiğim gibi, genç nüfus yüksekliği ve yaşlı nüfus düşüklüğü bizim için bir avantaj haline gelemiyor, belki de tam tersi sonuçlar veriyor.

*Büyüme bölümünde ise çok sayıda veri var ve benim en çok ilgimi çeken veri Türkiye’nin 2018 senesinde (9636 ABD doları) 2007 kişi başına gelir düzeyinin (9656) dahi altına düşmüş olması.  

27 AB üyesi ülke kişi başına gelir ortalamasına 100 (yüz) derseniz Türkiye maalesef bu endeks sıralamasında çok gerilerde kalıyor, 60 dolayında bir endeks değerine tekabül ediyor yerimiz ve bu sıralama AB’nin doğu Avrupa genişlemesi sonrası nispi olarak değişmiyor; Türkiye bu endekste Bulgaristan, Romanya, Hırvatistan, Arnavutluk, Sırbistan, Karadağ gibi ülkelerin ise biraz önünde. Önlerinde olduğumuz tüm Avrupa ülkelerinin Balkan ülkeleri olması da başka ilginç bir konu. 

*İşsizlik meselesi son aylarda en yakından izlediğimiz konuların başında geliyor, işsizlik  oranı 2009 küresel krizi hariç, AKP döneminin en yüksek oranı (12.8), tarım dışı işsizlik ise, kanımızca en anlamlı işsizlik göstergesidir, yüzde 15; ancak, üzerinde daha az durulan iki konuyu burada vurgulamak istiyorum. 

İstihdam alanında birinci çok sevimsiz konu işgücüne katılım oranının yine düşüşe geçmeye başlamış olması (Mayıs 2018, yüzde 53.3, Mayıs 2019 yüzde 52.9); bu veri toplumun (+16 yaş) yaklaşık yarısının hem çalışmadığını hem de iş aramadığını gösteriyor, bu hem iktisadi hem de sosyolojik olarak çok önemli bir gerçek.

İkinci çok sevimsiz konu ise tarım dışı istihdamın yaklaşık yüzde 23’ünün kayıtdışı istihdam oluşu; böyle bir ekonomide kamu maliyesi, sosyal güvenlik dengelerini tutturmak çok büyük ölçüde imkansız. Bu yapıda rekabet ekonomisinin en temel gerekleri de yerine gelmiyor demektir ve böylece kalıcı yabancı dış sermaye yatırımı çekmek de olanaksızlaşıyor.

Tarımsal istihdamın ise yaklaşık tümü (yüzde 88) kayıtdışı; genel istihdamın ise yüzde 33’ü kayıt dışı oluyor ve bu alanda çok az mesafe alınabiliyor, anlaşılan kayıt dışı ekonomi ile mücadele siyaseten çok sevimsiz bir konu olduğu için bu iş çok zor; bir zamanlar kötü, çok kötü iktisatçılar kayıtdışı ekonominin ekonomiye bir esneklik bile getirebildiği için çok da kötü olmayabileceğini iddia ediyorlardı ama bu kötü iktisatçılar Türkiye ekonomisinin temel meselesinin tasarruf meselesi olduğunu, tasarruf açığının ise kısa ve orta vadede (uzun vadede Keynes haklıdır) ancak doğrudan yabancı sermaye yatırımları ile kapanabileceğini, kayıtdışılığın ise doğrudan yabancı sermaye girişinin önünde büyük bir engel olduğunu göremediler.

*Enflasyon konusunda ise durum tam bir facia. Türkiye kendi mevcut enflasyon oranı ile dünya ortalamasından, gelişmiş ülkeler ortalamasından, gelişmekte olan ülkeler ortalamasından bariz bir biçimde sapma göstermektedir; Türkiye yine dünyada enflasyon oranı en yüksek ilk altı ülke arasına girmiş bulunmaktadır. 1999’da da yine enflasyon oranı en yüksek altıncı ülke idik, 2001’de ise sondan ilk üçe girmiş idik. 2002’de AKP geldi, üzerinden 17 sene geçti, ilk noktaya geri döndük enflasyon konusunda, bu konuda başka açıklamaya gerek olduğu kanısında da değilim doğrusu.

*Dış ticaret rakamları ise enteresan; makine ve teçhizat ithalatında 36,4 milyar dolar ile 2008 senesi büyüklüğüne dönmüş durumdayız, bu durum büyümenin nasıl tıkandığının çok temel bir göstergesidir ama en yetkili (?) ağızlar bile çok düşen hatta artıya geçen cari dengeyi (cari fazla vermeye başladık) bir başarı olarak sunuyorlar oysa bu durumun kökeninde sadece negatif büyümeye bağlı enerji ve girdi ithalatı azalışı var.

*Türkiye ekonomisinin muhtemelen en sevimsiz gelişmesi doğrudan yabancı sermaye girişlerinin büyük ölçüde azalışı; 2007 senesinde 22 milyar dolara çıkan doğrudan yabancı yatırımları 2019 senesinde 12 milyar dolar seviyelerinde gerçekleşecektir ve bu düşüş aynı zamanda Türkiye’de hukuk devletinin de düşüşünün bir göstergesidir.

*Kamu maliyesi alanı ise muhtemelen ekonomik sistemin en ilginç alanı haline gelmiş durumda.

AKP iktidarlarının 2002 sonrası en başarılı alanı gibi duran kamu maliyesi 2019 senesinde önemli sıkıntılar yaşamaya başladı.

31 Aralık 2018 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 2019 bütçesinin birinci maddesinin a bendi 2019 senesi genel bütçe kamu idareleri için 949 025 615 000 TL harcama öngörüyordu.

İkinci maddenin yine a bendi ise genel bütçeye 867 296 403 000 TL gelir öngörüyor. 

Denge

MADDE 3 – (1) 1 inci maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen ödenekler toplamı ile 2 nci maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan tahmini gelirler toplamı arasındaki fark, net borçlanma ile karşılanır.

Yukarıya bütçeden kes-kopyala yöntemi ile aktardığım madde ise bütçenin denge maddesi ve bu madde TBMM’nin çıkardığı bütçe kanunu ile Hazine’ye 2019 senesi için 81 719 212 000 TL iç borçlanma yetkisi veriyor.

Şunu unutmayalım, Damad-ı Hazreti Şehriyari (Padişah Damadı) tabiriyle “burası çok önemli”, şayet TBMM onayı olmadan bu miktar aşılır, bir biçimde TBMM kararı olmadan iç borçlanmaya gidilirse bu durum çok büyük bir bütçe hukuku suçu oluşturur ve Cumhurbaşkanlığı Hükümeti istifa etmek zorunda kalabilir.

Ekonomi politik ile ilgilenen herkes bu noktayı çok yakından takip etmeli kanısındayım.

Haziran ayında bu noktaya gelindi ama Hükümet TBMM’den bütçe kanunun üçüncü maddesini genişletecek yeni bir iç borçlanma izni talep etmek yerine, muhtemelen faizleri çok yukarı çekecektir diye, Merkez Bankasının yedek akçelerini (42 milyar TL) torba yasa ile Meclis’ten aldığı yetki ile kullanmayı tercih etti.

Gelinen noktada bütçe kanununun üçüncü maddesi (denge maddesi) üzerindeki baskı azalmış gibi durmaktadır ama bütçe döneminin kapanmasına daha dört ay vardır ve mali gelişmelerin nasıl evrileceği meçhuldür, dikkatlerin buraya odaklanmasında fayda vardır. 

*Brüt dış borç stoku meselesi ise Türkiye’nin en riskli alanı gibi durmayı sürdürmektedir.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 senesinde 130 milyar dolar brüt dış borç 2019 senesinde 453 milyar dolar seviyesine yükselmiş bulunmaktadır.

Söz konusu 453 milyar dolar dış borcun 119 milyar doları kısa vadeli, 334 milyar doları ise uzun vadeli borçlardır.

Yine söz konusu 453 milyar dolar dış borcun 300 milyar doları özel sektörün dış borcudur ve bu 300 milyar dolar özel sektör dış borcun 90 milyar doları kısa vadeli dış borçtur.

Özel sektörün 300 milyar dolarlık dış borcunun (2019) 2002 senesindeki miktarı ise 43 milyar dolardır.

Kamu sektörünün de 24 milyar dolarlık kısa vadeli dış borcu bulunmaktadır ve bu borçlanma vade meselesi uluslararası kredi derecelendirme şirketlerinin temel ilgi alanı haline gelmiş durumdadır; geçerken aklıma gelen konuyu da hatırlatayım, biz bir “milli (!) kredi derece değerlendirme şirketi kuruyorduk, artık gündemden düştü galiba, hiç konuşulduğunu duymuyorum. 

Özel sektör dış borcunun 300 milyar dolara geldiği bir ekonomide işsizliğin de bu ölçüde tırmanması başka bir tartışma alanıdır.

Yazımın başında da belirttiğim gibi bizim Hazine ve Maliye Bakanlığı iyi işler de yapabiliyor, mesela her pazartesi güvenilir olduklarını düşündüğüm kapsamlı bir ekonomi sunumu yayınlıyor; Türkiye ekonomisini takip etmek isteyenler için öneririm. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.