Türkiye ekonomisini yeniden şekillendirme imkânını neden kaybetti?

Merkez Bankası'nın 25 Nisan tarihli Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısı, bütün kademeleriyle yönetimin Türkiye ekonomisinin gerçeklikleriyle bağını yitirdiğini bir kez daha gösterdi.

Sanki Türkiye'de tüketici fiyat enflasyonu (TÜFE) yüzde 20'ye varmamış, bankanın döviz rezervlerindeki tamı tamına 20 milyar dolarlık kayıp zihinleri bulandıran bir konu değilmiş, kamu bankalarının Merkez Bankası'nın rezervlerini kullanarak örtülü bir döviz müdahalesi yapmaları yatırımcıları usandırmamış, seçim öncesinde yabancı yatırımcıların bir kısmını "cezalandırma" maliyeti tercih edilerek lirayı istikrarlı tutmak için yürütülen karanlık swap operasyonu liraya zarar vermemiş ve sanki Türk şirketlerinin dış borç yükü ekonomik büyümeyi engellememiş gibi, Türkiye'nin merkez bankası şimdi de birkaç ay içinde yapılması muhtemel bir faiz indiriminin işaretini verdi.

Aslında, PPK toplantısı piyasalar için haber niteliği taşımayabilirdi zira banka, gıda fiyatlarının ve ithalat girdi maliyetlerinin enflasyonu yukarı yönde tetiklemesi riskine de vurgu yapmakla birlikte bir hafta vadeli repo faizini yüzde 24'te sabit tuttu, geri kalan politika faizlerinde de değişiklik yapmadı.

Ancak, açıklanamayacak bir tercih yapan merkez bankası, önceki çoğu açıklamasında yer alan kritik önemdeki "... ihtiyaç duyulması halinde ilave parasal sıkılaştırma yapılabilecektir" ifadesine PPK açıklamasında yer vermedi. Bu bir dikkatsizlik sonucu muydu yoksa kasıtlı bir değişiklik miydi bilinmez, ama bankanın açıklaması geri tepti ve Türk Lirası hemen darbe aldı. Dolar/TL kuru 5.89'dan 5.96'ya fırlayarak liranın kırılganlığına ve elbette Türkiye'nin enflasyonuna ivme kazandırdı; çünkü bankanın ifadeleri yükselen faiz artışı çağrılarıyla çelişiyordu.

Merkez Bankası'nın danışıklı irrasyonelliği tek başına düşünülemez elbette, zira artık bunun peş peşe gelen yanlış tercihlerin, Cumhurbaşkanının yakın danışman çevresindekilerin fikir babalığı yaptığı yanlış siyasi kararlar dizisinin bir parçası olduğu aşikâr.

Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak'ın hükümete yakın medya tarafından yüceltilen "reform" programı da geçtiğimiz hafta yapılan IMF-Dünya Bankası toplantılarında yabancı yatırımcıların sert eleştirilerine maruz kaldı. Albayrak'ın kamu bankalarının sermaye yapısının güçlendirilmesine yönelik acil bir plan haricinde fazla bir şey içermeyen uzun sunumları yerden yere vuruldu. Kredi derecelendirme kuruluşları ve IMF, elde kalan tek sağlam unsur olan mali cephedeki hızlı kötüleşme konusunda hükümeti uyarırken, yatırımcılar da yavaş ama istikrarlı bir satış furyasıyla Türk varlıklarını elden çıkarmayı sürdürdüler.

AKP'nin yüksek büyüme ısrarı nedeniyle birikmiş makroekonomik dengesizliklerin sonucunda geçtiğimiz yıl yaşanan kur krizinin ardından, piyasalar seçim sonrası dönemde gündeme gelecek makul bir reform çerçevesi beklentisiyle oyalanmaktaydı. Albayrak genç ve hırslı bir ekonomi bakanı olarak performansıyla hayal kırıklığı yaratmanın dışında, damadı olarak Türkiye'nin tek adamı Erdoğan'ın en yakınında yer alan yeni ekonomi çarı olarak yatırımcıları yüzüstü bıraktı.

AKP'nin yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyük şehirleri kaybetmesinin Cumhurbaşkanı Erdoğan'da yarattığı şok ve dehşet, aslında Başkanın kendisi anlamına gelen AKP'nin kaybı hazmetmede yaşadığı zorluğun yarattığı siyasi dram ve elbette AKP'nin kayıplarını tersine çevirmek üzere girişilen yasal akıl oyunları hep birlikte manzarayı bulanıklaştıran, muğlak bir arka plan yaratıyor. Ekonomi de buna dahil, zira kurumların yönetimin isteklerinin ötesinde işlerini yapma kabiliyetlerini sakatlıyor. Seçimlerin siyasi çerçeveyi değiştirebileceği ve seçmenin tercihine saygı gösterilip kulak verilmesi gerektiği gerçeği, ekonominin geçmişte yapılan hatalar nedeniyle battığı bir dönemde ileri sıçrama kapasitesini zayıflatıyor.

Devasa potansiyeli ve dinamizmiyle Türkiye ekonomisinin potansiyelini açığa çıkarabilmek için böylesi hayal ürünü tercih, yaklaşım ve algılamaların kaynağına inilmesi gerekiyor elbette.

Erdoğan'ın "Yeni Türkiye"sine Cumhurbaşkanlığının hazırladığı yönetim şemasından bakmak, böylesi bir sorgulama için iyi bir başlangıç noktası. 

a

Kaynak: https://www.bik.gov.tr/cumhurbaskanligi-sisteminin-tum-ayrintilari-belli-oldu/

Yukarıdaki şemada görülen, merkezdeki Başkanlık ile başkanlık sistemi altında tesis edilen bakanlıkların, politika kurullarının ve "ofislerin" anlattığı tek bir şey var. Bunların arasında hiçbir bağlantı yok, resmi iletişim kanalları mevcut değil, üstelik başkanın kendisi de –görevdeki isim kim olursa olsun- sistemde en büyük güce sahip olmasına rağmen bilgi akışından yalıtılmış durumda.

Böylesi bir tasarımın, ya da tasarım başarısızlığının, kanallar arasındaki bilgi akışını tıkayacağına şüphe yok, bunun da gerçeklikten uzaklaşmayla, ekonomik ve diğer konularda 82 milyon yurttaşıyla toplumsal ve ekonomik değişim yaşayan, nüfusunun neredeyse yüzde 40'ı 15 ile 40 yaş arasındaki Türkiye'nin ihtiyaçlarına uygun, yukarıdan aşağıya işleyen bir siyasi çerçeve yaratma imkânının yokluğuyla sonuçlandığı görülüyor.

Dolayısıyla, ekonomik rahatsızlığın baskısına, AKP destekçilerinin gözünde dahi bir şeylerin fena halde yanlış gittiğini gösteren seçmen mesajına rağmen, iletişim kanalları felce uğramış, hatta hiç yokmuş gibi görünüyor.

Bu nedenle Türkiye'nin ekonomisinin geleceği için gerekli formlar ve "bugün" yapılması gereken reformlar üzerine kafa yormadan önce, Türkiye'deki başkanlık sisteminin boğucu yapısı üzerine düşünüp konuşsak nasıl olur? Kilit nokta bu olabilir çünkü.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.