Ahval
May 22 2018

Türkiye uzun süredir mayalanan bir mali krizle karşı karşıya

Türkiye muhtemel bir finansal krizle baş başa.  

İşleri bu noktaya taşıyan, Cumhurbaşkanı’nın son dönemde hem ekonomide hem politikada aşırı kontrol isteği.

Fakat işin gerçeği, esasında bu krizin uzun süredir Türkiye’de büyümekte oluşu.

Liranın yılın başından bu yana yüzde 16’yi aşan rekor seviyede değer kaybı  yabancı para cinsinden kurumsal borç balonlarının kontrolden çıkması olasılığını yükseltiyor. Bu da daha geniş bir finansal istikrarsızlığın habercisi.  

Ekonomiye borç piyasaları üzerinden yayılan bu ani basınç karşısında merkez bankasının hareketsizliği, tam da Türkiye'deki hastalığın bir belirtisi: Seçmenin oyuna muhtaç ve aç bir liderin, tüm maliyetlerine katlanarak körü körüne izlediği popülist politikalar.

ABD Federal Rezerv Bankası (Fed) artık küresel krizi yatıştığı için genişlemeci para politikasından geri dönüş kararını Mayıs 2013’te açıklamıştı. Gelişmekte olan piyasa kurları sarsılmaya başlarken birçok hükümet ülkelerindeki durumu dengeleyici politikalara yöneldiler. Çünkü artık Fed’in açıklamasıyla ufukta beliren belliydi: Gelişmekte olan piyasalardan çıkarak yeniden ABD’ye yönelecek dev bir sermaye hareketi.

Fakat Türkiye bu yolu seçmedi. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) reformlar eşliğinde dengeleyici ekonomi politikalarına yönelmek yerine seçimler ve referandumlarla geçen yıllar boyunca büyüme üzerinde kilitlenerek Erdoğan’a olan desteği körüklemeyi seçti.  Bu arada ekonomide artan kırılganlıkların suçlusu olarak da siyasi muhakif ve hasımlarını suçladı.

Fed’in tam da politika değişikliği açıkladığı 2013 Mayıs ayında gelişmekte olan ülke kurları değer kaybederken hükümetin baskı rejimini hedef alan Gezi parkı protestolarını liradaki kayıplardan sorumlu tutması gibi... Aralık 2015’te Fed bu sefer faiz artırmaya başladığında kurlarda oluşan dalgalanmadan Gülen Hareketi'ni sorumlu tuttuğu gibi...

Oysa, tüm bu süre boyunca sürekli reform sözü veren AKP hükümeti, reformlardan neredeyse hiçbirini gerçekleştirmemiş, ekonomiyi dengeleyici politikalar devreye sokmayı seçmemişti.

Ardından 2016 yazının askeri darbe girişimi geldi. Bu Türkiye için gerçekten ekonomik ve sosyal bir şok üretti.

Buna karşılık AKP hükümeti büyüme için yeniden gaza basarken ekonomik politikalarını eleştirenleri de içerecek şekilde tüm rakiplerini ezmek için varoluşçu bir yaklaşım benimsedi.

Ekonomide her tercih için her zaman bir de fırsat maliyeti var. Türkiye örneğinde, Erdoğan vergi indirimleri, kredi garantileri ve mali giderler de dâhil olmak üzere bir dizi tedbirle ekonomiyi canlandırma girişiminde bulundu.

Ancak, geçen yıl yüzde 7'yi aşan Türkiye'nin büyüme hızı, enflasyonu çift haneye doğru hızlandırırken cari işlemler açığının da sene sonunda yüzde 7’ye yönelmesine neden oldu.

Öte yandan, 2008 krizinden sonra gelişmekte olan piyasalara yönelen ucuz ve bol sermaye dalgası üzerinden dış borç patlaması yaşayan Türk şirketleri, Türkiye'de faiz oranlarının yükseldiğini ve enflasyonun hızlandığını gördükçe dış borçlanmaya ağırlık verdiler.

Şu anda 225 milyar doları aşan dış borçları GSYİH’nin yüzde 30’una ulaşmış durumda.

Liranın değer kaybetmesi elbette ki mevcut dış borç ödemelerini zorlaştırıyor. Türk bankaları yeniden yapılandırılmış kredilendirme konusunda çoktan büyük adımlar attılar.  Enflasyon, bu yıl mevcut yüzde 10,9 seviyesinden yüzde 15’e doğru yol almaya çoktan başladı. Bütçe açığı geçen yıla göre ikiye katlanarak GSYİH'nın yüzde 3'üne doğru büyüyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ü de geçerek Türkiye’nin en güçlü lideri olma yolunda 24 Haziran’ı bekleyen Erdoğan, geçtiğimiz on yıl boyunca, ekonomik ve siyasi karar alma mekanizmalarını güvenilir bir uzman kadrodan kopardı.

Gelinen aşamada Erdoğan’ın kişisel inancından öteye geçmeyen, 'faizin enflasyona neden olduğu' iddiası, artık para ve maliye politikalarına hâkim durumda.

Yatırımcılardan, kredi derecelendirme kuruluşlarından ve IMF’den aksi yönde gelen uyarılara kulak verilmiyor.

Cumhurbaşkanlığı sarayında küçük bir danışman grubu tarafından çevrili olan Erdoğan, siyasi düşmanlarını hemen tümüyle alt etti. Görünüşe göre daha fazla güç sağlayan, fakat Türkiye’nin kırılgan demokratik kurumsal yapılarını yerle bir eden şüpheli karar alma mekanizmalarıyla ve denenmemiş ekonomi teorileriyle yola devam edecek. Liranın çöküşüne, kredi ve tahvil faizlerindeki önemli artışlara rağmen...  

Erdoğan'ın bakanları ve güdümlü medyası ekonomideki depremin nedenleri olarak yine bir başka suçlu bulmaya çalışacaktır. Erdoğan'ın konuşmalarında sık sık “üst akıl” olarak adlandırdığı, finansal piyasalarda da olduğu iddia edilen sanal oluşumlar yine Erdoğan’ı ekonomi üzerinden devirmeye çalışmakla suçlanacaklar.  

Şu durumda, lira her hafta aynı tempoda değer kaybetmeye devam etse bile, 24 Haziran öncesinde bir faiz artışı beklenmemeli.

Anlaşıldığı kadarıyla, 24 Haziran'da her ne pahasına olursa olsun bir zafere endeksli ilerleyen Erdoğan, kendisi için tam bir U dönüşüne yol açacak ihtiyatlı ekonomik politikaların uygun olmadığını düşünüyor.  

Ufukta görünen, bir mali kriz olsa bile, davranış tablosu bu.