Guldem Atabay
Mar 25 2018

Türkiye’nin çok acil bir 'Yeni Anlaşma' ihtiyacı var!

Yine açıklanan bir yeni makroekonomik verinin yansıttığı şekliyle Türkiye ekonomisinde huzursuzluk birikiyor. Şubat itibarıyla, tüketici güven endeksi Aralık ayındaki 72,3 seviyesinden 71,3’e gerilemiş durumda.  

Bozulan beklentilerin temelinde ekonomik gidişattaki sıkıntılara paralel gelecek 12 aya ilişkin istihdam ve ücret endişeleri yatıyor.  Bloomberg’ün açıkladığı tüketici güveni endeksinden yansıyan resim biraz daha parlak.  

Şubat ayındaki 87,0 seviyesinden 88,8’e yükselmiş görünüyor.  Fakat detaylara bakınca tüketim mallarına olan talepte zayıflama belirtileri görmek mümkün.  

Durumun farkında olan hükümetse, bütçe üzerinde yeni yükler oluşturacak şekilde tüketim ve yatırımları destekleyecek yeni bir paket hazırlığı içinde.  

Fakat tabi son iki ay içinde liranın sepet bazında yüzde 7 üzerinde değer kaybetmesi, iki yıllık tahvil faizinin yüzde 14’e ulaşması hükümetin büyümeyi destekleme çabası önünde önemli engeller.  

Tabi temelde bozulan beklentilerin altında manşet tüketici enflasyonunun yüzde 10-11 bandında sıkışması, çekirdek enflasyonun benzer bir seviyeye yükselmiş olması, enflasyon alışkanlıkları geri dönerken ve lira değer kaybederken merkez bankasının durumu seyreder tavrı, GSMH’ye oran olarak cari açığın yüzde 5,5 ve bütçe açığının da yüzde 3’e doğru yönelmesi gerçekleri yatıyor.  

Bu aralar sıkça yazıldığı şekliyle, Türkiye ekonomisi hükümet eliyle tam bir aşırı ısınma hali yaşıyor.  Ekonomik gerçeklere arkasını dönerek kendi içinde yaratılan hikayede kaybolan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın çevresi gerçeğe ait yaptıkları yorumlarla biraz ürkütücü bile olabilmekteler.  

Örneğin, lira değer kaybettikçe Cumhurbaşkanı baş ekonomi danışmanlarından Cemil Ertem’in “üst akılın” yükselen “Yeni Türkiye’nin” önüne geçmeye çalıştığı gibi iddialar ekonomik gerçeklikte zeminden yoksun.  

Sonuçta iş politika uygulamaya geldiğinde hükümet Moody’s veya IMF gibi kuruluşlardan gelen uyarıların tem tersi yönde hareket etmeyi tercih ediyor.  Hal böyle olunca da, Türkiye ekonomisindeki ateşe su dökülmesini beklemek boş bir çabaya dönüşürken, temel ekonomik problem de hükümetin Türkiye ekonomisindeki makro dengesizliklere karşı tepkisiz kalması haline dönüşüyor.  

Kısaca AKP 2019 seçimlerine kadar sadece büyümeyi güçlendirmeyi hedefe koydukça ekonomi içindeki dengesizlikler de giderek artıyor.

Bu açıdan yurtdışı fon akışlarını yakından izleyebilmek önemli.  Merkez Bankası verilerine göre Mart’ın ilk haftası itibarıyla yabancı yatırımcılar hisse senedi piyasasında 223 milyon dolar, tahvil piyasasında ise 477 milyon dolar net satıcı konumundaydılar.  

52 haftalık birikimli veriye göreyse, hisse senedi piyasasına gelen para bir önceki haftaki 2 milyar olar seviyesinden 1,8 milyar dolara; tahvil piyasasına gelen fonlar da 8,6 milyar dolardan 7,8 milyar dolara gerilemiş oldu.  

Bu rakamlardan yansıyan gerçekleri kavramak tabi aslında zor değil.  Türkiye’nin artan makroekonomik dengesizlikleri tam da Fed’in öncülüğünde küresel piyasalarda mevsim değişirken oluşmakta.  

Fed toplantısı sonrası dahi 2018’de halen dördüncü bir faiz artışı olasılık olarak ortada dururken, ABD 10 yıllık tahvil faizinin yüzde 3 seviyesini aşmasıyla, lira ve faiz piyasalarında oynaklık kaçınılmaz şekilde artarak devam edecek.

Diğer yandan parasal taraftaki gelişmelerden çok daha önemlisi ABD Başkan’ı Trump’ın Çin ve diğer bir çok sanayileşmiş ekonomiyi hedefe koyarak gümrük duvarlarını yükseltme kararı.

Bu adım, Fed’in etki alanından çok daha uzun bir süre boyunca küresel beklentileri olumsuz tutabilecek güçte.  Şimdilik, dünyada halen var olan likidite gelişmekte olan ekonomilerin yokuş yukarı yolunu biraz yumuşatıyor elbette. 

Fakat, Türkiye’nin kendi içinde yarattığı ekstra dengesizlikler, makroekonomi yönetiminde rasyonellikten uzaklaşıldığı görüntüsü küresel ortamda yaşanan değişimin Türkiye üzerine düşen yükünü artırıcı nitelikte.
Bu kısır döngüden bir çıkış yolu ise elbette var.  

Başlangıç noktası olarak Türkiye ekonomisine güvenilir bir çıpa yaratmaktan geçiyor.  Türkiye’nin her şeyden çok ihtiyacı olan hemen her konuda normalleşme, ayrıştırıcı politik dilden biran önce vazgeçme ve tabi maliyeti artan ekonomik kırılganlık olan sadece büyümeye odaklanma halinden vazgeçilmesi.  

İki önemli gerçeğin kabulü gerçeklik zemininde ilerlemede önemli.  Büyümenin mevcut tempoda sürdürülmesi cari açığı artırıcı etki yaratırken özellikle son iki yıldır büyümeyi sırtlayan bütçe tarafında artan açığın da temel nedeni. 

Bunun ekonomik jargona göre karşılığı “çifte açık” ve ifade ettiği de hem kamusal hem özel alanda Türkiye’nin tasarruf açığının borçlanarak finanse ediliyor oluşu.  

Bu tehlikeli kombinasyon küresel likidite yavaş yavaş azalırken bir süre daha sürdürülebilir görünüyor.  Fakat, eninde sonunda ya Türkiye’nin tasarruf miktarının çoğalması ya da liranın daha hızlı değer kaybetmesi gerekecek.  

Tasarruf açığında iyileşme çift taraflı gelmek zorunda; hem özel sektör hem de kamu maliyesi.  Küresel anlamda bu tür bir iyileşmeyse ancak faizlerin daha da yükselmesiyle mümkün.  

Geldiğimiz aşamada aranan çıpa merkez bankasının bir kaç yüz baz puan faiz artışından çok daha fazlasını gerektiriyor.  Dış dünyadan gelen fonlamaya bağımlı olan Türkiye ekonomisi çok daha rasyonel, gerçekçi bir şekilde yönetildiğini dünyaya göstermek durumunda.

Özellikle küresel likidite azalıp, jeopolitik riskler yükselip Türkiye çifte açık vermeye başlamışken. Çünkü aksi durumda, bir döngü şeklinde liranın değer kaybı enflasyonu besleyecek, yüksek enflasyon faizlerin artmasına neden olacak ve sonuçta kaçınılmaz olarak da Türkiye’nin büyüme hızı potansiyelin altına inecek.  

Türkiye’nin bozulan makroekonomik dengelerini çıpalamaya başlama noktası da şu aşamada kısa vadede büyümeden ödün vererek orta ve uzun vadede Türkiye’deki makroekonomik dengesizlikleri yumuşatmaktan geçiyor.  

Daha büyük resimde bir “Yeni Anlaşma” devreye sokularak Türkiye’nin sosyal ve ekonomik olarak gerçeklerden uzaklaşmadığını gösterebilmek gerekiyor.  Belki de hepsinden önemlisi, başta hukuk olmak üzere kurumsal özerkliklerin yeniden inşa edilmesi hayati önem taşıyor.  

Hükümetin böyle bir dönüşümü sağlayacak yeterli gücü olup olmadığını zaman gösterecek elbette.  Bugünkü yapısından çok farklı bir kompozisyona sahip olan AKP, 2002-2006 arasında tam da bu yolda ilerlemeyi başarmıştı.  

Şimdilerde ise güç konsolidasyonu hedefine paralel 2019 seçimleri öncesinde AKP’nin benzer bir yola yeniden girip giremeyeceği çok tartışmalı.  Gelinen aşmada bizlerin tek yapabileceği nefesimizi tutarak mevcut akıl tutulması halinden en az zararla çıkmayı ummak ve seçimler sonrası rasyonalitenin yeniden yükseleceğini ummak.