Türkiye’nin endişe verici karışımı: Büyüme, yaptırımlar ve seçimler…

2017’de elde edilen yüzde 6,7 oranındaki ekonomik büyümenin ardından, uluslararası derecelendirme kuruluşu Moody’s yayınladığı son Küresel Görünüm raporunda G20 ülkeleriyle beraber Türkiye’ye ait büyüme beklentisini de revize etti.

Buna göre 2018 için büyüme beklentisini yüzde 3,2’den yüzde 4,0’a; 2019 için büyüme beklentisini de yüzde 3,3’ten yüzde 3,5’e çıkardı.  Bu iyileştirmeyi de, 2019 başkanlık seçimi öncesinde ekonomiyi canlı tutmak isteyecek olan AKP hükümetinin yeni mali önlemler yoluyla ekonomiyi destekleyecek olmalarına dayandırdı.

Moody’s’ in vurgu yaptığı konulardan bir tanesi de 2017’deki yüzde 6,7 oranındaki büyümenin Türkiye için “potansiyel büyüme seviyesi” üzerinde oluşu.  Tabi bu durumun etkilerini çift haneye gelen TÜFE enflasyonu ve genişleyerek GSMH’nin yüzde 4,5’ine gelen cari açık üzerinde gördük geçen sene.

Moody’s’in tahminlerinden ve sözlerinden ortaya çıkan, 2017’de aşırı ısınma döneminden sonra Türkiye ekonomisinin artık 2018 ve 2019 yıllarında normalleşme evresine geçecek oluşu.

Fakat yavaşlayan büyüme hızına rağmen, hem maliyet hem talep tarafından gelen baskılarla yükselen enflasyonla uyumlu olmayan para politikası nedeniyle enflasyonda kalıcı bir düşüş beklemek gerçekçi değil. Büyümedeki yavaşlama da cari açık/GSMH oranının yüzde 5 seviyesine doğru ilerlemesine engel olamıyor zaten.

Şubat başında Moody’s başka bir raporunda 2017 sonunda GSMH’nin yüzde 4,5’ine ulaşacak cari açık hakkında Türkiye’yi uyarmıştı. Gelişmekte olan piyasalar içinde söz konusu oran en yüksek dış açık seviyesine karşılık geliyor.

2018’de büyümeyi artırabilmek için mali taraftan destek verildikçe de sene sonunda bütçe açığının GSMH’ye oranının kritik sayılan yüzde 3 seviyesine doğru gitmesi bekleniyor. Her ikisi birleşince de ortaya çıkan çifte açık durumunda Türkiye’nin risk priminde artış kaçınılmaz hale gelecek.

Özellikle ABD 10 yıllık faizlerinin yüzde 3,5-4,0 aralığına gittiği ve riskten kaçışın dünya piyasalarına artan oranda hakim olacağı ortamda.

Tüm bunlara beraber bakınca da doğal olarak Moody’s’in Türkiye’nin büyüme beklentisini yukarı güncellemesinin Türkiye’nin “yatırım yapılamaz” notunda olumlu bir değişim yaratabilecek güçte olmadığı ortaya çıkıyor.

Türkiye’nin problemli dış açığı da kapsayacak şekilde makroekonomik göstergeleri arasında giderek dengesizleşen ilişki bir yana; Moody’s 2016’da Türkiye’nin notunu “yatırım yapılabilir“ ülke kategorisinden çıkarırken asıl yaptığı vurgu Türkiye’de hukukun üstünlüğündeki aşınmaydı.

Olağanüstü Hal ile yönetim neredeyse ikinci yılını doldururken makroekonomik göstergelerde de belirgin bir düzelmenin ufukta görünmemesi Türkiye’nin çöp seviyesinde olan notunun da kolay kolay değişmeyeceği anlamına geliyor.

Büyük ödüllü soru da ufukta politik ve ekonomik problemler görünürken, düşük hızıyla bile büyümenin devam edip edemeyeceği. Ya da Moody’s’in dediği gibi dünyada küresel finansal kiriz sonrası senkronize şekilde gelişen “yüksek büyüme, düşük enflasyon, düşük faizler, istikrarlı şekilde artan varlık fiyatları ve düşük oynaklık” dönemi sona ererken, Türkiye’nin hala gücünü koruması mümkün olabilecek mi?

Buna karar vermek için elbette henüz erken ancak elimizdeki mevcut göstergeler pek yüksek vaatlerde bulunmuyor. Yıla sağlam başlangıç yapan güven ve beklenti endekslerinde aynı temponun korunması zor; hatta Şubat ayında düşüşler başladı bile.

Hükümet bütçe kaynaklarını kullanarak ekonomiye destek attıkça, tüketim tarafında geçici sıçramalar mümkün.  Ancak, bütçe açığı bu senenin sonunda kritik sayılabilecek yüzde 3’e dayanınca, ekonomiye mali taraftan destek vermek de giderek zorlaşacak.

Rakamlarla konuşursak, en son Şubat ekonomik güven endeksi Şubat ayında son beş ayın en düşük seviyesine inerken, gerilemenin kaynağı özellikle inşaat ve perakende sektörleri oldu. Hâlbuki özellikle inşaat sektörü, son 10 senede Türkiye’de ekonomik büyümenin yüklenicisi halindeydi.  Mevcut durum tabi gelecek aylar için endişe verici.

Yukarıda değinildiği gibi, üreticiler ve ihracatçılar için kredi garantileri, konut alımlarını artırmak için daha fazla teşvik tedbirleri ve kredi faizlerini düşürmeyi hedefleyen devlet bankaları aracılığıyla AKP hükümeti büyümeyi sağlamaya yönelik tüm imkânlarıyla bastırıyor.

Fakat kredi mevduat oranı yüzde 150’ye dayanmış ve verimlilik endeksinde önemli düşüşler varken, bankacılık sektörü artık Türkiye’nin büyümesine destek atmakta zorlanıyor.

Dış dünyada şartlar zorlaştıkça, Türkiye de ekonomik büyümesinde yavaşlama ile enflasyon ve dış dengesini düzelterek az bir hasarla bu dönemi atlatabilirdi. Ancak 2019’daki seçimler bunu mümkün kılmıyor. Agresif şekilde büyümeye öncelik veren hükümet, Türkiye’nin de ekonomik olarak kırılgan beşli içinde kalmasına neden olur hale geliyor.

Üstelik bir de ABD-Türkiye ilişkileri konusu var. ABD Dışişleri Bakanı Tillerson'un geçtiğimiz hafta Ankara'ya yaptığı ziyarete rağmen, Türkiye-ABD ilişkileri, halen devam etmekte olan yaptırım haberleriyle gerginliğini koruyor.

ABD Ulusal Güvenlik Programı’nın üst düzey bir politika analisti yine ABD merkezli Bipartisan Policy Center’da, "Türkiye'ye Yaptırımlar Hakkında Düşünmek Üzere Düşünülecek Şeyler" adlı yeni bir raporunu kaleme almış geçen hafta.

Burada, Türkiye'nin ABD Özel Kuvvetleri'nin bulunduğu Suriye topraklarındaki operasyonlarının; Türk hükümetinin hapse attığı Dışişleri Bakanlığı çalışanlarının ve ABD vatandaşlarının serbest bırakılmasının güvenliği sağlamak adına son derece ciddi engeller olmaya devam ettiği sonucuna varıyor. Türkiye’nin Rus askeri jetini Suriye’de vurduktan sonra Putin’in Türkiye'ye uyguladığı ekonomik yaptırımların işe yaradığı hatırlatılıyor.

Almanya'nın Türkiye’de gerekçesiz hapse atılan vatandaşının serbest bırakılması için askeri satışlarını askıya aldığını ve bu sayede vatandaşını hapisten çıkarmayı başardığını hatırlatan danışman, ABD yönetimini, Türkiye'ye benzer bir tutum takınması çağrısında bulunuyor.

Bu bizi ekonomik yaptırımlar konusuna geri getiriyor. Makalede ayrıntılı olarak tartışıldığı üzere, yaptırımların Türkiye'yi daha fazla izolasyon, daha zayıf ekonomi ve zayıf demokrasi maliyetine karşılık Erdoğan'a daha fazla güç mü sağlayacağı; yoksa güçlerini nötralize etmeye yardım edip Türkiye’de demokrasinin yeniden yeşermesine katkı mı sağlayacağı net bir sonuca bağlanamıyor.

Son sözlerde belirsizden uzak bir şekilde Türk hükümetinin "Amerikan askerlerini tehdit etmeye, ABD vatandaşlarını hapse atmaya veya ABD topraklarında protestoculara saldırmaya" devam etmesi halinde ekonomik yaptırımların kaçınılmaz hale geleceğine vurgu yapılmakta.

Makale, ABD'li politika yapıcıları Erdoğan'ı cezalandırırken yaptırımları Türk halkına zarar vermeden ve ABD yönetimi hakkında genişleyen olumsuz görüşleri artırmadan, somut, tutarlı ve ulaşılabilir hedeflere doğru yönlendiren dikkatli bir tona davet ederek sonlanıyor.