Türkiye'nin ihracatla büyüme hikayesi bitti

İktisat literatürü değerli bir döviz kurunun dış ticarette ülkeler açısından önemli avantajlar yarattığını söylüyor. Faydalar ihracat açısından bakılırsa iki türlü gözüküyor.

Birincisi üretilen malın fiyatının döviz bazında parası fazla değer kaybetmemiş ülkelere göre daha ucuz olması nedeniyle ortaya çıkan rekabet avantajı.

İkincisi ise yerli paranın değer kaybı nedeniyle iç piyasada alım gücü ile talebin azalması. Bu sayede söz konusu ülke kendi vatandaşının tüketemediği malları dış pazara satarak daha çok ihracat geliri elde edebiliyor.

Değerli döviz kurunun elbette ithalatta da daraltıcı bir etkisi var. Bu da sonuçta parasının değerini düşük tutan ülkelerin daha az ithalat yapması demek. Böylece dış ticaret ve cari açık gibi önemli göstergelerde düzelme sağlanması mümkün.

Ülkelerin dış ticaret dengelerini döviz kurlarını kullanarak ayarlamaya çalışmaları son yıllarda dünya piyasalarında da oldukça güncel. Örneğin ABD Başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz iki yılda dünya piyasalarını kasıp kavuran ticaret savaşı uygulamalarının temeli buna dayanıyor.

Trump yönetimindeki ABD, Çin’den AB’ye kadar birçok ülke ve bölgeyi para birimlerini bilinçli olarak düşük tutarak dış ticarette haksız kazanım sağlamakla suçluyor. Hatta Trump geçen yıl Türkiye’yi bile kur manipülasyonu yapmakla suçladı ve Amerikan pazarına giren bazı Türk ürünlerine bu yüzden ek vergi koydu.

Öte yandan kur etkisi ihracatta tek belirleyici değil. Çünkü satılan ürünlerin dış pazarlardaki rekabet gücünü sadece ‘göreli ucuzluk’ belirlemiyor. Ürünlere talebi popülarite, teknoloji, kalite, marka vb. gibi pek çok etken belirliyor. Aksi taktirde şimdi anlatacağımız gerçekler ortaya çıkmazdı.

Türkiye’nin 2019 yılı dış ticaret rakamları bugün açıklandı. Ekonominin en yetkili ismi Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın da verdiği rakamlara göre ülkenin ihracat rakamları geçen yıl yüzde 2 artarak 180.5 milyar dolara çıktı ve rekor kırdı. Albayrak’ın açıklaması bunun kamu tarafında büyük sevince yol açtığını gösteriyor. Mutlak ki ‘rekor’ kelimesi kulağa hoş gelen bir tabir. Ancak ayrıntılar bu sevincin pek de haklı olmadığını gösterebilir.

Tabloda Türk Lirası’nın ortalama yıllık döviz sepeti (yarım dolar ve Euro’nun toplamı) karşısındaki değer değişimi ile yıllık ihracat rakamlarının değişim oranları var.

 

f
 
Tablodan da görüldüğü üzere 2017 yılından itibaren TL, döviz fiyatları karşısında rekor seviyede erimiş durumda. 2017-2019 arasında TL’nin döviz fiyatları karşısındaki kaybı yüzde 89’u buluyor. Buna karşın aynı dönemde ihracat artışı ise yüzde 20 ile sınırlı kalmış durumda.

Bu kadar yüksek devalüasyona karşı böylesine az miktardaki ihracat büyümesi elbette yazının başında bahsettiğimiz dış ticaret/döviz kuru ilişkisi açısından uyumlu bir gelişme değil.

Peki ne oldu da iktisattaki genel bir ilke Türkiye için çalışmadı. Aslına bakarsanız döviz kurlarını yüksek tutmak Türk dış ticareti açısından birçok açıdan gerekli sonucu vermiş gözüküyor.

Örneğin satılan mal miktarı kilogram bazında son üç yılda yüzde 63 artmış durumda. Buradan Türk halkının yemeyip içmeyip yurtdışına sattığı sonucunu çıkartabiliriz.

Tabii ortalama döviz kurunun yüzde 89 yükseldiği bir ülkede miktar bazında yüzde 63’lük bir ihracat artışı son derece başarılı bir genişleme olarak da görülebilir. Ancak asıl sorun satılan malların fiyatlarının tahminlerin ötesinde düşmesiyle ortaya çıktığı görülüyor.

2016 sonunda Türkiye 1 kilogram ihracattan 1.5 dolar düzeyinde gelir elde ederken, geçen yıl itibarıyla bu rakam 1.14 dolara geriledi. Dolayısıyla miktar bazında daha fazla satmak aynı ölçüde gelir getirmedi.

Bir ülkenin döviz kurlarını değerli tutarak uluslararası piyasalara daha çok mal satıp, daha az gelir elde etmesi aynı zamanda o ülke açısından vatandaşlarının satın alma gücünün zayıflaması anlamına da geliyor. Konuya bu açıdan bakarsak Türkiye halkının tüketemediği malları dış pazara satarak ihracatı artırmak aynı zamanda bir fakirleşme getiren bir durum olmuş durumda. Ve tabii ki bunun da sakıncaları var.

Türkiye açısından bakarsak düşen tüketim, nedeniyle bütçe gelirlerinin azalması, şirketlerin iflas etmesi, bankaların batık kredi sorunlarının ortaya çıkması gibi sonuçlar ortaya çıkarttı. Hükümet ise şimdi iç tüketimi toparlamak amacıyla kredileri artırarak yeni bir ekonomik canlanma trendi yakalamaya çalışıyor.

Yapılmak istenenin özü itibarıyla bir çelişki yarattığı çok açık. Türkiye iç piyasasını canlandırırsa dışarıya daha az miktarda mal satacak. Üstelik satılan malların değerinin artması da olası görülmüyor. O zaman şu sonuca ulaşabiliriz:

Türkiye’nin ihracatı en azından şu anki üretim düzeyiyle bir duvara çarpmıştır. Satılan malların dünya genelindeki fiyat düzeyinde bir değişme olmadığı sürece ihracatın daha da artırılması kısa vadede imkansız görülmektedir. İhracatın büyümeye katkısı önümüzdeki dönemde artı değil eksi olacaktır. Ve elbette bu şartlarda iç piyasadaki her canlanma denemesi dış ticaret ve cari açık rakamlarını tetikleyecektir.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.