Tiny Url
http://tinyurl.com/y7dtx8jl
Guldem Atabay
Ara 28 2018

Türkiye’nin kötü geçen 2018’inin ardından umutlanmak mümkün mü?

2018 Türkiye’ye iyi davranmadı. Ya da daha doğrusu, Türkiye 2018’e davranması gerektiği gibi davranmadı ve kötüleşme ekonomiden siyasete, ifade özgürlüğünden Türkiye’nin dış dünya ile ilişkilerine, her alanda kendini hissettirdi.

2017’den beri kışkırtılan yüzde 7’lik GSYİH artışıyla ‘güçlü bir ekonomik büyüme’ çeyreği ile başlayan yıl, mayıs ayından ağustos sonuna kadar devam eden tarihi bir döviz krizine dönüştü.

Türkiye’nin ekonomisi, kaçınılmaz olarak, en çok korkulan ‘sert iniş’ senaryosuna girdi. 2018’in üçüncü çeyreği itibariyle GSYİH artışı yüzde 1.5’e düşerek, yılın son çeyreğinin ötesinde de devam edecek sert bir resesyona ulaşıldı.

Devam eden ekonomik daralmanın ve kötü ekonomik performansın altında yatan nedenlerin etkileri, ‘felaket’ boyutlarında olmasa da, ne yazık ki daha uzunca bir süre hissedilecek.

Ekonomi yönetimi, Haziran 2018’de yapılan ‘baskın seçimlerin’,  daha doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ülkenin kontrolünü tamamen eline geçirebilecek çoğunluğu kazanabilmesinin yüzü suyu hürmetine, Fed’in tedrici faiz artırımlarıyla değişen küresel ortamın gerçeklerini görmezden geldi.

Görevi ‘enflasyon beklentilerini yönetmek’ ve artan enflasyon ivmesine paralel bir tavır almak olmak olan Merkez Bankası’nın eli kolu, iç talepteki canlanmanın sürdürülmesi uğruna bağlandı ki, çekirdek enflasyondaki artış böyle bir artış ivmesinin varlığına işaret ediyordu.

Faiz oranları düşük seviyelerde tutuldu ve ekonomiyi canlandırmayı sürdürmek amacıyla kredi musluklarının açık tutulmasına devlet bankaları öncülük etti.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) planlayarak oluşturduğu Kredi Teminat Fonu, 61 Milyar Dolar tutarındaki krediye, 2017 başından beri ise 68 Milyar Dolar’lık krediye teminat vererek talebi tam gaz canlandırmıştı zaten.

Tüm bu özensiz hamlelerin, Türkiye’nin daha güçlü bir büyüme hedefi yakalamak amacıyla dış kaynaklara bağımlı hale geldiği için zaten kırılgan olan makroekonomik dengeleri üzerindeki etkisi yıkıcı oldu. Daha açık bir ifadeyle, yaz ortasında Türkiye’nin cari açığı GSYİH’nin yüzde 6.5’ine ulaştı.

Güvenilir ekonomistlerin ‘aşırı ısınma’ adını verdiği şeyin varlığı AKP’nin ekonomi ekibi tarafından inkâr edildi ve ekonomi yönetiminde kalmış son birkaç güvenilir ekonomist de, Cumhurbaşkanı Erdoğan 15 Mayıs’ta Londra’da sahne aldığında, zaten kenara çekilmişlerdi.

Erdoğan’ın Türkiye’nin yönetiminde her seviyede gösterdiği yaklaşım, kendinden emin bir şekilde şu meşhur sözleri ettiğinde, uluslararası yatırımcılar tarafından pek makbul görülmedi: “Haziran seçimlerini kazanırsam ekonomi ve para politikalarında daha etkin rol oynayacağım.”

Erdoğan yüksek faiz oranlarının yüksek enflasyona neden olduğuna ilişkin yanlış inancını yineleyerek ve faiz oranlarını düşürmeyi vaat ederek, niyetlerini tüm finans camiasının görebileceği en kötü yerde, yani finans dünyasının başkenti Londra’da, Bloomberg finans kanalındaki bir söyleşide açık etti.

Moodys’in mart ayında yaptığı kredi notu indirimi, Erdoğan’ın ekonomik gafları yanında, solda sıfır kaldı. Erdoğan’ın kıymeti kendinden menkul yorumları yayınlandığında, Türk Lirası zaten dolar karşısında yüzde 14 değer kaybetmiş durumdaydı, Merkez Bankası anahtar faiz oranı yüzde 13.5, tüketici enflasyonu ise yüzde 11 seviyesindeydi.

Bloomberg aynı gün “Türkiye’nin ekonomik ve dış politikalarındaki değişikliklerin hızı, yatırımcı güvenini sarstı ki bu kritik önemde bir gelişme zira Türkiye’nin cari açığı dışarıdan sürekli olarak kaynak akışını gerekli kılıyor” şeklinde bir ifade kullandı.

Ekonomide kontrolün kaybedilmesi döngüsü böyle başladı.

Seçimlerden önceki günlerde o zaman halen bakan olan Mehmet Şimşek ile Merkez Bankası Başkanı’nın Londra’ya yaptıkları tanıtım gezileri de Türk Lirası’nı sakinleştirmeye yetmedi.

Böylece Cumhurbaşkanı aslında kendi kendini köşeye sıkıştırmış oldu ve Türkiye Merkez Bankası, mayıs ayının sonunda, kanamayı durdurmak için, politika faizlerini 300 baz puan artırarak ‘büyük oynamak’ zorunda kaldı. Haziran başında, Türkiye’de on yıllardır yapılan en önemli seçimlerin hemen öncesinde, 125 baz puanlık bir artış daha yapmak gerekti.

Bu çeşit gecikmiş faiz artırımlarının Türk Lirası’nı geçici olarak stabilize etmeye yetecek güçleri hala vardı ve Erdoğan 24 Haziran günü yapılan seçimlerde, arzuladığı türden bir başkanlığa gerçekten de kavuştu. Bu arada seçimler planlandığından erken yapılmış ve seçimlerin yapılacağı, Türk ekonomisinin her geçen gün fırtınalı sulara doğru ilerlediği ve elbette hükümet cenahı da bu durumu gördüğü için, nisan ayında ilan edilmişti.

Erdoğan’ın zaferini bir kez daha ilan etmesinin, piyasalar ve lira üzerindeki etkisi geçici bir sakinleşme oldu. Temmuz ayında gözler, Türkiye’yi güvenli kıyılara taşıyacağı umulan yeni kabineye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanacak yeni kabine üyelerine çevrilmişti. Ancak bu umut gerçekleşmedi.

Erdoğan’ın damadının Hazineden ve Maliye’den sorumlu bakan olması, piyasalar tarafından iyi karşılanmadı.

Temmuz ayının sonunda Amerikan Başkanı’nın, Çin’i öncelikli hedef olarak seçerek, açıktan ticaret savaşı ilan etmesi, Fed’in faiz artırımlarının tam gaz devam etmesi ve Arjantin’in sıkıntıları, gelişmekte olan piyasaları karman çorman etmiş durumdaydı.

Lira’nın değer kaybını tetikleyen ikinci gelişme, yeni başkanlık sistemindeki kabine üyelerinin açıklanması oldu. Ancak liranın zayıflamasıyla ilgili deprem dalgası ağustos ayında, Türkiye’de tutuklu bulunan Amerikalı rahip Brunson’un akıbeti nedeniyle yaşanan siyasal ihtilafta, Amerika’nın yaptırım uygulama kararı almasının gazete manşetlerine yansımasıyla geldi.

Sonrasında lira cephesinde hiç bitmek bilmeyecekmiş gibi günlerce süren bir düşüş, Türkiye’nin devasa dış borç yükümlülükleri nedeniyle yaşanan kaygıların artması, Türkiye’de günlük ekonomik faaliyetlerin durma noktasına gelmesi ve sorumlu makamların atacakları adımların beklenmesi gibi gelişmeler yaşandı.

İlk adım atan Merkez Bankası oldu ve ağustos ayında 600 baz puanlık şoke edici bir faiz artışı yapıldı. Sonra hükümet üç yıllık bir ‘Yeni Ekonomi Programı’ ilan ederek, 2019 ve ötesinde sıkı para politikası vaat etti. Ancak yatırımcıların epeyce bozulan hissiyatı üzerinde en çok etki yapan şey, siyaset cephesinden geldi.

Amerikalı rahip Brunson, Erdoğan’ın zorunlu olarak verdiği onayla, Türk mahkemeleri tarafından ekim ayında serbest bırakıldı ve aynı gün Amerika’ya yolcu edildi.

Ancak ekonomi cephesindeki hasar bununla bitmedi.

Lira, yılın son çeyreğinde, nispeten istikrarlı bir seyir izledi. Ancak lirada yılbaşından bu yana yaşanan yüzde 40’lık değer kaybı her yönüyle acı vericiydi. Türkiye’nin kilit önemdeki makroekonomik göstergeleri stagflasyona işaret etmeye başladılar ki, bu günümüz dünyasında oldukça nadir görülen bir durum.

Tüketici fiyatları enflasyonu yüzde 25’e, üretici fiyatları enflasyonu yüzde 44’e çıktı, tüm göstergeler hissiyattaki bir bozulmaya işaret ederken, ekonomi de büyük bir daralmaya kaydı. Türkiye’nin sorunlu cari açığı hızla kapanmaya başladı. Ancak bunun sebebi hükümetin tercih ettiği gibi, ‘alınan önlemler”’ nedeniyle ekonominin yeniden bir dengeye oturma sürecine girmiş olması değildi.

Hükümet, yabancı yatırımcıların Türkiye’nin başarılarına lira üzerinden saldırdıklarını da iddia etti. Sebep, ekonomide yaşanan hızlı daralmaydı ki bu da yapılan politika hataları nedeniyle ‘sert bir iniş’ yaşandığına işaret ediyordu.

Türkiye ekonomisinde 2018 yılında yaşananlar, 2019 yılında, hem siyaset hem de ekonomi cephelerindeki gelişmelerin yakından takip edilmesini gerekli kılıyor.

Hükümet belki de ancak 31 Mart yerel seçimlerinden sonra, orada bulunmasının sebebinin Türkiye ekonomisini uzun yıllar boyu sürecek zayıf ekonomik performanstan kurtarmak olduğunu kavrayabilir ve daha sağlıklı tercihler yaparak, Fed’in politika değişikliğine gideceğini tüm dünyaya duyurduğu 2013 Mayıs’ından beri hiç bitmeyecekmiş gibi görünen ‘kriz yönetimi’ yaklaşımını bir kenara bırakabilir.

Zira bu çeşit bir ‘kriz yönetimi’ yaklaşımıyla yapılan politikalar, ekonomi de yeni acil durumların doğmasına sebep oluyor. Çünkü bu tür politikalar, daha büyük makroekonomik politika yapımı süreçlerinde, tutarlılık ve bütünsellikten yoksunlar.