Türkiye’nin kronik ekonomik sorunları yeniden akut hale dönüşürken...

Eğer Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul yerel seçimi ikinci turdaki büyük yenilgisinden bir ders çıkardıysa da, bu ekonomi üzerindeki hâkimiyetini daha da fazla sıkıştırma gereği oldu herhalde.

Parti tarafından yaptırılan anketler, AKP seçmenlerinin bir kısmının yerel seçimlerde, öncelikle ülkede geniş kitlelerin yaşadığı ekonomik zorluklar nedeniyle AKP'den uzaklaştıklarını gösteriyor.

Bununla birlikte, geçen yılın Ağustos ayındaki döviz kuru krizinden bu yana Merkez Bankası’nın hem lira devalüasyonunu hem de fırlayan enflasyonu dizginlemek için faizi yüzde 24’e çıkarmak gibi önlemler almak zorunda kalması, yerel seçimlerde ekonomik daralma üzerinden iktidarın büyük bir kayıp yaşamasına sebep oldu. AKP seçimin yinelenmesinde ısrar edince, kayıp zaten büyük bir yenilgiye dönüştü iktidar adına.

Ve bildiğimiz üzere Erdoğan'ın kafasındaki dünyada, faiz oranı arttıkça enflasyon oranı da artmakta.

Bu nedenle, Erdoğan 2023 yılına kadar seçim sonrası yıllarda ekonomiye odaklanacağını söylediğinde birçok uzman, Erdoğan'ın ilk önemli seçim yenilgisini aldığını göz önüne alarak ekonomi yönetiminde alışılmış yöntemlere geri dönme olasılığından bahsettiler.

Ancak, az sayıda birkaç uzmanın tam da korktuğu gibi, Erdoğan tam tersini yapmayı seçti.

Erdoğan’ın Merkez Bankası Başkanı’nı, 25 Temmuz Para Politikası Toplantısı’na günler kala bir gece yarısı kararnamesi ile görevden alma kararı ve Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’ın İstanbul yenilgisinden sonra Türk ekonomisinin ne kadar başarılı olacağı konusundaki eski söylemiyle geçen hafta yeniden arzı endam etmesi, tek bir basit mesajı içeriyor.

AKP’nin alfa lideri Erdoğan, iktidarı paylaşmaya niyetli değil ve seçmenlerin gözündeki duruşunu korumak uğruna her şeyi riske etmeye de hazır. Şüphesiz, geçtiğimiz dönemde yaşanan “kolay ve ucuz para günleri” AKP saflarını korumada faydalı olduğunu kanıtlamış olduğundan, “büyüme” Erdoğan için öncelikli makrohedef halinde. Özellikle Fed faiz indirimi de ufukta görünmüşken, geçtiğimiz birkaç yıl boyunca finansal piyasa dalgalarındaki değişikliklerin Başkan tarafından pek de özümsenmediği görülüyor.

Görünen o ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye ekonomisini kendi perspektifine göre boğmaya aynı hızla devam edecek. Erdoğan, Çetinkaya'nın görevinden alınması hakkında “Faiz oranlarını düşürmesi defalarca söylendi ve o reddetti” diyerek “oranlar düşerse enflasyon düşecek” retoriğini de tekrar vurgulamış oldu.

Kaynakların aşırı zorlanması geçen senelerde ekonomideki aşırı ısınma yaratmış; hem cari açık hem enflasyon kuvvetli büyümeye paralel hızla yukarılara doğru yönelmişti. Ortaya çıkan sürdürülemez seviyedeki makro göstergeler politik gerginliklerle de birleşince Ağustos 2018’de yaşanan hızlı devalüasyon, bugün iktidar kanadında hala ekonomi yönetiminde yapılan hatalardan değil de, “Türkiye’nin küresel arenada güçlenmesini istemeyen yabancıların saldırıları” olarak kabul ediliyor.

Bu, aynı yabancı yatırımcıların son on yıl boyunca Türkiye'nin güçlü ekonomik büyümesini finanse ettiğini düşününce oldukça garip bir iddia olsa da, Cumhurbaşkanı’nın en yakın danışmanları bu söylemlere takılıp kalmış durumda.

Bu varsayımı tahlil ettiğinizde, Hazine ve Maliye Bakanı damadını görevinden almak için kabine değişikliği yapmasını beklemenin mantıklı olmayacağı sonucuna ulaşmak mümkün. Çünkü 2019 sonunda iki katına çıkarak GSYH’nin yüzde 4'üne ulaşması beklenen şok edici büyüklükteki bütçe açığına rağmen, büyümeye öncelik vereceği anlaşılan Erdoğan’ın Hazine kaynaklarının AKP saflarına aktarmaya devam edeceği yorumu gelinen aşamada herhalde abartı olmaz.   

Şimdiyse, Merkez Bankası Başkanı Çetinkaya'nın Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle hafta sonunda görevinden neredeyse gaddar bir şekilde alınması ile birlikte, Türkiye Merkez Bankası açık bir şekilde hükümete bağlı hale gelmiş ve hızlı bir faiz indirimi döngüsü için Cumhurbaşkanı’na hizmet vermeye başlamak üzere de konumlandırılmış durumda.

Merkez Bankasının, Türkiye'nin 2001 yılındaki ekonomik çöküşünden sonra elde ettiği özerklik çoktandır zaten sadece tabela özerklik seviyesine indirgenmişti. Sonunda, tamamen kaldırılmış oldu.  

Bununla birlikte, anlaşılması zor olan şey, tüketici fiyat enflasyonunu yılbaşındaki yüzde 20'den yüzde 15,7'ye düşüren Haziran ayı enflasyon rakamları, merkez bankasının verdiği sinyalle de zaten bir faiz indirimi döngüsünün önünü açmış olduğu gerçeği.

Enflasyondaki düşüşün kalıcı olup olmayacağı tartışmaları bir yana, merkez bankasının da, beklentilere uyum göstereceğini ve 25 Temmuz para politikası toplantısından başlayarak belki de bir dizi adımda politika faizini yılsonuna kadar yüzde 24'ten yüzde 18-20'lere düşüreceğini işaret etmişliği.

Seçim belirsizliğinin en az bir yıl boyunca sona erdiği göz önüne alındığında, çok kuvvetli bir turizm mevsiminin yarattığı döviz akışı ve ekonomik daralma nedeniyle cari işlemler açığında yaşanan düşüş, dipten dönüldüğü beklentileri ve liranın göreceli istikrarı sayesinde güven endekslerinde gözlenen hafif toparlanma tam da Türk vatandaşlarının 176,4 milyar ABD dolarlık rekor döviz mevduatlarından birkaç milyar dolarlık satışla TL’ye dönmeleri için uygun bir ortam yaratıyordu.

S-400 yaptırım tehdidi bir yana; Türkiye ekonomisinin dipten dönmeye başlıyor olabileceği beklentileri ile piyasalar, özellikle Fed'in faiz indirimi beklentileri nedeniyle daha sakin sularında seyrediyorlardı.

Şimdi, Türkiye’nin Merkez Bankası Başkanı’nın Cumhurbaşkanı’nca şahsen görevden alınması,  Türkiye ekonomisinin ne kadar öngörülemez ve kurallara dayanmaktan uzak olduğunu herkese hatırlattı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonomi yönetiminde bu tür aşırı uçlara savrulmasının ve Türkiye’deki kurumsallaşma kalıntılarını açıkça zayıflatmayı tercih edişinin olası en önemli nedeni, AKP’nin ekonomi yönetimindeki çaresizliği ve tabi esas problemlere eğilmeyişinin yarattığı kaynak sorunu.

Haziran itibarıyla enflasyon yüzde 16 gibi hala çok yüksek bir seviyedeyken, ortalama yüzde 3 olarak beklenen ekonomik daralma nedeniyle cari işlemler açığı sıfıra yaklaşmakta.

Çok sığ bir finansal piyasa varlığında bütçe açığı giderek genişlemekte. Bankalar toplam kredilerin yüzde 11'ini bulan reel sektörün sorunlu kredileri tarafından kredi veremez halde ve bu nedenle bankacılık sektöründeki toplam kredi artışları yüzde 7,2'lik anoreksik bir büyümeye sahip.

Sonuç olarak Türkiye, önümüzdeki yıllarda yüzde 2-3’lük GSYİH büyüme oranına sıkışmış durumda. AKP tarafından desteklenmeye alışan seçmen tabanı, ekonomik zorlukların ortasında tercihlerini ​​değiştirirken, Erdoğan şimdilerde bir kez daha keşfedilmemiş sulara yelken açıyor.

Bu tercihin nedenini açıklamak gerekirse, Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin siyasetinde olağanüstü bir dönem için zemini hazırladığı yorumu yapılabilir; S-400 satın alımı ve AKP saflarında yaşanması beklenen rekabetin sonuçlarını da buna eklemek gerekir.

Söylemeye gerek dahi yok, Erdoğan’ın ekonomi cephesinde yanlış yönetimi ve yalnızca kendi yöntemlerine olan güçlü inancı, Türkiye’nin kronik ekonomik sıkıntılarının akut hale gelmesinin an meselesi olduğunu ortaya koyuyor.

Cumhurbaşkanı ekonomiyi sıkı bir kontrolle, şahsına münhasır ekonomi teorileriyle eğitmeye çalışıyor olabilir ama sonuçta ekonominin gerçekleri bir kez daha AKP iktidarını hiç istemedikleri noktalara savuracak gibi görünüyor.  


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.