Tiny Url
http://tinyurl.com/y7qj4ux5

Türkiye’nin sert inişi, yüksek enflasyonu ve mali gizemi

Rahip Brunson’un geçtiğimiz ekim ayında serbest bırakılmasıyla birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’ye İran’la yaptığı petrol ticareti için 180 günlük bir muafiyet tanımasının yolu açılırken Türk varlıklarında bir yükseliş bekleniyordu ama son iki günde gözlemlenen yükseliş bu beklentilerin de ötesine geçti.

Ancak 180 günlük muafiyetin süresi günün birinde dolacak olsa da, Türkiye ile Birleşik Devletler’in arasına giren diğer zorlu meseleler yerli yerlerinde durmaya devam ediyor. Bu meseleler arasında, örneğin, iki ülkenin Suriye Kürtleri ile ilişkilerinde sergiledikleri farklı yaklaşımlar, Türkiye’nin Rus S-400 füze savunma sistemlerini satın alma planı ve ExxonMobil’in Kıbrıs yakınlarında petrol arama faaliyetleri sayılabilir.

Ne var ki şimdilik Türk Lirası’nın son iki günde dolar karşısında yüzde 2 değer kazanmasına yol açan olumlu boyutlara odaklanılıyor.

Ruh hali açısından siyasi gelişmeler ve Türkiye’nin G20 ülkeleri ile ilişkileri hep önemli olmuşlardır, zira Türkiye, uzun süredir, büyümesini sürdürebilmek için dış fonların akışına bağımlı bir ülkedir.

Fed’in sıkılaştırma döngüsünün gelişmekte olan piyasalardan fon kaçışına neden olduğu bir dönemde, Türkiye’nin Amerika gibi dev bir ekonomiyle ilişkilerini iyileştirmiş olması, elbette her zaman önem taşır.

Ancak ülke içinde baskı yaratan onca ekonomik sorun varken, uluslararası politikanın etkisi ile ilgili bu kadar söz yeter. Zira “gerçek” gündem maddesi, elbette, Türkiye’de halen yaşanmakta olan ve Türkiye’yi emsal diğer ülkelerle kıyaslandığında oldukça ayrıksı bir yerde konumlandıran, sert stagflasyon. Dış para piyasalarındaki döngü düşünüldüğünde, bu eğilimin 2019’da sürmesi bekleniyor.

Stagflasyon, çok yüksek enflasyon oranlarıyla birlikte ekonomik daralmanın da yaşandığı durumları tanımlamak için kullanılan bir kelime. Geçtiğimiz hafta başında yayınlanan ekim ayı enflasyon rakamları, Türk Lirası’nın son dönemde gözlemlenen güçlenmenin de, iç talepte yaşanan hızlı daralmanın da, hükümetin reel sektöre yaptığı fiyatlarını yılsonuna dek yüzde 10 indirme çağrısının da, enflasyon beklentilerinin demir atmasına yetmediğini gösteriyor.

Elbette tüketici fiyatları endeksindeki yüzde 45’lik enflasyon, yüze 35-40 aralığında seyreden borçlanma faizleri ve bankaların reel sektöre borç verme iştahlarının yok olması gibi maliyet tarafındaki baskılar da, firmaların varlıklarını hayatta kalma mücadelesi koşullarında sürdürmeye çalışmalarına neden oluyor.

Firmaların artan maliyetlerini nihai fiyatlarına yansıtmak dışında bir seçenekleri yok, zira yüksek miktardaki borç yükleri de diğer taraftan sıkıştırdığı için, şoku hafifletecek manevra alanları kalmamış durumda. Evet geçici vergi indirimleri tüketici fiyatlarındaki manşet enflasyonun yıl sonuna dek yüzde 23’e inmesine yardımcı olacak ama ondan sonra ne olacağı şimdilik gizemini koruyor.

 

 

Ekonomik daralma, 2019’da yüzde 4-5’e varacak kadar ciddi.

Yine hafta başında yayınlanmış PMI verileri endeksi 44.3 seviyesinde gösteriyorlar ki, 50.0’ın altındaki değerler bir daralmanın varlığına işaret ediyor. Dahası Ticaret Bakanlığı’nın ekim ayı için yayınladığı ilk veriler, aylık sadece 529 milyon dolarlık bir dış ticaret açığına işaret ediyorlar ki bu da ürkütücü.

Dış ticaret verilerinin ayrıntıları, üretimin mamul veya yarı mamul ithalatına dayandığı iç ekonomik faaliyetlerin sert bir inişe geçtiğini göstererek, resmi “yeniden dengelenme” söylemlerini boşa düşürüyor.

Rakamlarla ifade etmek gerekirse ihracatta yıllık yüzde 13.1’lik bir artış görülmüş olması, elbette kısmen Türk Lirasındaki zafiyeti, ama büyük ölçüde de, Türkiye’nin ana ticaret ortağı olan Euro bölgesi ekonomilerinin gücünü yansıttığı için anlamlı.

Ancak ithalat tarafında, ekim ayında gözlemlenen yıllık yüzde 23.5’lik düşüş, içerideki gerçek öyküyü anlatan sert bir rakam ve Türkiye’de, normal ekonomik dönemlerde hem ihracatı hem de ithalatı artıran arz taraflı kısıtlara rağmen, her düzeydeki imalatın azalma eğiliminde olduğunu gösteriyor.

 

 

Hükümetin daralmayı çeşitli önlemlerle tersine çevirmeye çalıştığı bir dönemde, mali performansla ilgili olarak yayınlanmış son veriler, ekonomik zorlukların büyüklüğünü yansıtıyorlar.

Gelirler sütununda gıda ve hizmetlerden kaynaklanan ve iç ekonomik faaliyetleri temsil eden vergi gelirleri, söylemesi dile kolay, yüzde 28’lik gerçek bir daralmaya işaret ediyor; bu daralmanın başını yüzde 28’lik bir düşüşle KDV gelirleri çekerken, ÖTV vergi gelirlerinde de, eylül ayında yüzde 33’lük bir gerçek azalma görülüyor.

Dolayısıyla Türkiye hükümetinin geçtiğimiz hafta, iç talebi canlandırmak amacıyla değişik sektörlerdeki tüketim vergilerini düşürdüğünü açıklaması hem şaşırtıcıydı, hem de söz konusu olan mart ayında yerel seçimlere girecek, pragmatik bir hükümet olduğu için, hiç de şaşırtıcı değildi.

Vergi indiriminin 2019 yılında enflasyon cephesine 150 baz puanlık bir yardımı olacaktır ama, büyüme üzerinde aynı etkiye sahip olmayacağı kesin.

Zira gıdadaki yüzde 30’luk enflasyonun yükünü taşıyan Türkiyeli hane halkının, beyaz eşya, araba veya konut almak için, bankalara hücum ederek,  hali hazırdaki yüksek oranlardan borçlanmaya iştahları yok.

Hükümetin, yerel seçimler öncesinde talebi canlandırmak için çaba göstermeye devam etmesi çok şaşırtıcı olmasa da, bu deneysel eğilimin zaten kırılgan durumdaki Türk Lirası üzerinde elbette bir yükü olacaktır.

Zira eldeki beklentilerin demir atmasına neden olacak bir şey varsa o da hükümetin, enflasyonla mücadelede kemer sıkma politikaları vaat eden üç yıllık mali oyun planı. Kemer sıkma, elbette, 2019 yılı boyunca ekonomik daralmanın olumsuz etkilerini daha da derinlere taşıyacaktır.

Ancak eylül ayının mali tablolarında görüldüğü üzere, her geçen gün harcama kabiliyeti biraz daha daralan hükümet, yatırımlarda frene çoktan basmış durumda.

Dolayısıyla, Türkiye’nin ekonomisindeki bozulmanın merkezinde yer alan enflasyona geri dönecek olursak, hızla daralan bir ekonomide faizleri biraz daha artırmak bir işe yaramayacaktır. Ama bu, tüketici fiyatlarında görülen en ufak bir gerilemede, Merkez Bankası’nın politika faizlerini düşürmeye başlayabileceği anlamına gelmez.

Tam aksine, enflasyon cephesinde yeni artışları engellemek ve halen ulaşılmış bulunan yüzde 15-20 seviyelerinden aşağıya çekmek için, hükümetin mali cephede işi ciddiye alması gerekir.

Yeni üç yıllık mali program iyi bir başlangıçtı ancak döviz, enflasyon ve büyüme varsayımları daha açıklanır açıklanmaz boşa düştüğü için, tutarlılıktan yoksundu. Son vergi indirimleri, geçici de olsalar, JCR ve Moody’s’in tüylerini ürperterek, bu iki kredi derecelendirme kuruluşunun, vergi indirimlerinin sürmesi halinde Türkiye’nin kredi notunun daha da düşürülebileceği yönünde uyarılar yayınlamalarına yol açtılar.

Dolayısıyla, 2019’da yüzde 3’lük bir büyüme değil, yüzde 5’lik bir daralma gösterecek bir ekonomide, 70 milyar Liralık (13 milyar dolarlık) tasarruf hedefine ulaşmak amacıyla, gerçekten de (gerçekten de ifadesini vurguluyorum) güvenilir bir mali planı ortaya koymak artık hükümetin elinde.

Türkiye’nin ekonomisinin 2018 yılı boyunca baş aşağı çakılmasına neden olan yüksek enflasyonu, disiplinli bir şekilde uygulanacak maliye politikalarından başka düşürebilecek bir araç artık kalmadı. Dolayısıyla 2019 yılında Türkiye ekonomisinin hangi yönde ilerlediğini anlamak isteyenlerin en önemli işi, bütçe detaylarına yakından bakmak olacak.