TÜSİAD sesini yükseltti: Bankacılık krizi kapıda!

Türkiye Hazine’si dört haftada yurt dışından yaptığı 5.4 milyar dolarlık (yaklaşık 30 milyar TL) taze borçlanmanın üzerine, bu hafta da iç piyasalardan bir günde 9.8 milyar TL (1.8 milyar dolar) daha borçlandı.

Merkez Bankası, geçtiğimiz hafta sonu döviz ve TL mevduat hesaplarının munzam karşılıklarını aşağı çekerek, bankalara ve piyasaya yaklaşık 20 milyar TL’lik likidite sağladı.

Bütün bu adımların peş peşe atılmasının “olağan-rutin parasal faaliyetler” olduğunu söyleyemeyiz. Görünürdeki bu gelişmeleri, Hazinede, Merkez Bankası’nda, ekonomi yönetiminde bir panik halinin tezahürleri, dışa vurumu olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Özellikle Merkez Bankası’nın faizlerde bir indirime gitmeden, halen piyasalarda kredi faizlerinin yüzde 25-30 arasında oluştuğu bir ortamda, munzam karşılıkları düşürerek bankalara on milyarlarca lira tutarında likidite sağlaması, bankacılık sektöründeki “darboğaz ve sıkıntının örtülü şekilde kabulü” dışında bir şey değil.

2017 başında, hazineyi kefil ederek bankalara verdirilen yaklaşık 300 milyar liralık “nefes ve can suyu” kredileri sayesinde soluklanan ekonomi tıkanmış durumda ve kredi borcu geri ödemeleri yapılamıyor.

Çözüm olarak geçtiğimiz sonbaharda Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDD), Türkiye Bankalar Birliği (TBB) ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) protokol imzalayıp, yeni bir takım düzenlemelere giderek bankaları kredi alacaklarını yeniden yapılandırmaya zorladı.

Yapılandırılan kredilere ayrılan karşılıklar, tahsili ertelenen kredi alacaklarıyla birlikte bankaların “donuk” alacakları alabildiğine büyüdü. 2017’de ekonomiye yaklaşık 300 milyar TL nakit enjekte ederek büyümenin dibe vurmasını engellemeye çalışan Erdoğan ve AKP hükümetinin, bu seçim öncesi kamu bankaları üzerinden yaratabildiği taze kaynak sadece 40 milyar TL düzeyinde olabildi. Önceki yıl sağlanan tutarın yedide biri düzeyinde kaldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle “tulumbanın suyu bitti, su ilave etmek gerekti”. Ancak taşıma suyla değirmenin dönmemesi gibi,  kuruyan dipsiz kuyunun tulumbasına kaç tas su koyarsanız koyun akmasını sağlayamazsınız. Gelinen noktada durum bu.

O yüzden de Hazine canhıraş halde içeriden dışarıdan gözü kara bir şekilde borçlanıyor. Bütçede ne varsa harcanıyor. Merkez Bankası’nın kâr payından, munzam karşılıklara kadar nereden ne bulunursa telaşlı şekilde saldırılıyor.  İktidarın “emir kulu” kamu bankaları dışında özel bankalara da kredi vermeleri, kaynak yaratmaları için siyasi baskılar ağırlaştırılıyor.

Tıpkı market zincirlerinin, hal esnafının, sebze-meyve komisyoncularının “gıda teröristi” ilan edilerek fiyat indirmeye, zararına satışa zorlanmaları gibi, bankalar açısından da istenilen adımları atmamaları halinde “finans teröristi” ilan edilme olasılığı gündeme geliyor.

BDDK’nin 14 Şubat’ta yayınladığı Türk Bankacılık Sektörü Temel Göstergeler 2018 Raporu’na göre, geçen yıl ocak ayında 64 milyar TL olan takipteki kredi alacakları 33 milyar TL artışla aralık ayında 97 milyar TL’ye yükselmiş. Diğer deyişle 12 ayda yasal takibe dönüşen kredi alacakları, yüzde 50 düzeyinde artış göstererek 100 milyara dayanmış.

Asıl vahim gelişme, ticari ve KOBİ kredilerinin takibe dönüşme oranındaki (TDO) yükseliş. Ticari kredilerde 2018 başında yüzde 2.6 olan TDO,  aralık sonu itibarıyla yüzde 4’e yaklaşırken, KOBİ kredilerinde üçe katlanarak, yüzde 7’nin üzerine çıkmış.

Dolayısıyla 2017’de, 2018’de can suyu, nefes kredisi ve şimdi de yerel seçim öncesinde “değer kredisi” adıyla Kredi Garanti Fonu (KGF) ve Hazine kefaletiyle dağıtılan kredilerin ağırlıkla KOBİ’lere verildiğini anımsadığımızda, TDO’nun kesintisiz yükselişe geçmesi, yakın gelecekte bankaların takibe düşen 97 milyar TL’lik kredi alacaklarının, ikiye hatta üçe katlanacağını işaret ediyor.    

Standart and Poor’s (S&P) son Türkiye değerlendirmesinde, bu durumu analiz ederek, bankacılık sektörünün risklerinin hızla büyüdüğünü, ertelenen, yeniden yapılandırılan, yasal takibe intikal eden kredilerin hızla büyümesinin, bankacılık sektörünü yakın gelecekte zora sokacağı görüşünü dile getiriyor. S&P’nin tespitlerine sert tepki gösteren TBB Başkanı Hüseyin Aydın, Devlet Memuru, AKP iktidarının bürokratı ve aynı zamanda Ziraat Bankası’nın Genel Müdürü.

TBB’nin yazılı açıklamasında, S&P’nin Türk Bankacılık Sektörüne “haksızlık yaptığı” vurgulanarak “Yakın izlemedeki kredilerin takibe intikal oranı yüzde 5'ler seviyesindedir. Bu sınıftaki kredilere takibe atılmış ve donuk alacak haline gelmiş kredi muamelesi yapılması son derece yanlıştır. Sektörün aktif kalitesindeki bozulmanın yüksek olacağına ilişkin değerlendirme yapılması hem bankacılık, hem de reel sektör için büyük bir haksızlıktır. Bu nedenle, ileriye yönelik yapılan tahminler ve hesaplamalara göre ikinci grupta, yakın izlemedeki kredilerin tamamının sorunlu hale geleceğine ilişkin değerlendirme doğru değildir. Ülkemiz realitesi ile de uyuşmamaktadır” deniliyor.

Oysa yukarıda değindiğim BDDK verileri, takibe intikal eden kredi alacaklarının 12 aydan bu yana kesintisiz yükseliş eğiliminde olduğunu, TDO oranının da katlanarak arttığını sergiliyor.  İktidar bürokratı olan TBB başkanı, tabii ki gerçek durumu ifade etmek yerine, üzerini örtmek çabasında olacaktır.

Ancak, Türkiye’nin en büyük, en köklü sanayi, ticaret, finans, sermaye gruplarını, holdinglerini çatısı altında toplayan Türk Sanayici ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) genel kurulunda konuşan Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Başkanı ve Anadolu Endüstri Holding Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan’ın dile getirdiği tespit ve eleştiriler, TBB açıklamasını tümden tekzip ediyor.

Özilhan, belki de yıllardır ilk kez iş dünyasının Erdoğan ve AKP iktidarının ekonomi politikalarına karşı sesini yükseltme ihtiyacının yakıcılığını yansıtan konuşmasında, çarpıcı bir uyarıda bulunarak,  yapısal önlemler alınmazsa yakında sorunun bankacılık sektörüne sıçrayabileceğini öne sürdü.

İş dünyasının saygın ve duayen ismi, özetle şu uyarıları dile getirdi:

“Gıda fiyatlarındaki son aşırı yükselişe karşı bazı önlemler alınıyor fakat sorunun yapısal boyutunu çözmeye yönelik bir irade görmüyoruz. Üretim ve satışlar düşüyor, yeni istihdam yaratılamıyor, işsizlik artıyor; kısmi iyileşmeye rağmen ekonomide kırılganlık yaratan nedenler devam ediyor. Faiz, kur, enflasyon zirvelerden aşağı indi ancak kırılganlıkların sebepleri tedavi edilmezse, aynı arazların tekrar görülmesi kaçınılmazdır. Hükümet ekonomik zorluklarla mücadele için paket üzerine paket açıyor; oysa yapısal sorunlar kısa vadeli adımlarla çözülemez.

Hal denetimleri, KDV indirimleri ve futbol kulüp borçlarının yapılandırılması gibi alınan önlemlerin ortak hedefi kısa sürede sonuç almak. Ancak reel sektörün finansman sorunu çözülmezse sorun bankacılık ve finans sektörüne sıçrar, derin sorunlar böyle çıkar. Kredi yeniden yapılandırmaları ve sektörlere yayılan konkordatolar, ciddi sorunların tezahürleri; yapısal önlem alınmadan yapılanlar, sorunların derinleşerek tekrarlanmasına yol açar.”

49. Genel Kurul’da TÜSİAD Başkanlığı’nı yeni seçilen Simone Kaslowski’ye devreden Erol Bilecik ise iktidara yakın medya kuruluşları tarafından canlı yayının kesildiği veda konuşmasında, demokrasi, insan hakları, özgürlüklere vurgu yaparak, bu ilkelerin ekonomik sorunların çözümündeki önem ve önceliğine değindi. Herkesi “vicdan muhasebesi yapmaya” davet etti. Bilecik’in aşağıdaki şu sözleri söylediği sırada iktidara yakın televizyon kanallarının hemen hemen tümü canlı yayını kesti:

“Güçlüyüz demekle güçlü olunmuyor. Ülkeleri güçlü yapan özgürlükler, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıdır. 780 bin kilometrekarelik topraklarımızı sadece Ankara’dan bakarak yönetmek mümkün değil. Merkezi karar alma ve uygulamanın eskisine oranla çok kuvvetli bir hale geldiği yeni Cumhurbaşkanlığı modelinde, sistemin düzgün çalışması, merkezde keskin bir güçler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı olduğu kadar, yerelliğin dikkate alınmasına bağlı.

Güçlü bir gelecek için önce siyaseti demokratikleştirmek gerekir. Çünkü unutmayalım ki ‘demokrasi ithal edilmez, inşa edilir.”

Dolayısıyla iş dünyası artık günü kurtarma politikalarıyla, seçim kaybetme kaygısıyla sürekli ertelenen yapısal reformların yapılmamasından ötürü sanayide, inşaatta, tarımda, tüm reel sektörde derinleşen krizin, yakında ağır bir “finansal-bankacılık krizine dönüşeceği” uyarısını, yüksek sesle dillendirme ihtiyacını duyuyor. İktidar baskısı altındaki TBB ise bankacılıkta “hiçbir sorun olmadığı” görüşünde.

S&P’yi hedefine alarak, yine bir “dış düşman” yaratma peşinde. Bu koşullarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “bu can bu bedende oldukça kapısına gitmeyeceğini” söylediği diğer “dış düşman” Uluslararası Para Fonu’nun da (IMF) Türkiye ile bir anlaşma, fon temini, kredi açma konusunda çok da istekli olmayacağı açık.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.