May 15 2018

Uğur Gürses: Türkiye yeni değil, son 5 yıldır akıntıya kürek çekiyor

Türkiye ekonomik göstergeleri, son bir yıldır krizin eşiğine gelindiğine dair kaygı verici emareler ortaya koyuyor.

Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Uğur Gürses'e göre, Türkiye, dünya piyasalarında son beş yılda gerçekleşen değişimleri görmezden geldi ve önlem almadı. O nedenle gelinen nokta sürpriz değil.

Dövizin bir türlü sönmeyen ateşi, kapanmayan aksine büyüdükçe büyüyen cari açık, Merkez Bankası'na uygulanan faiz arttırılmaması yönündeki baskının ters teperek hem serbest piyasa faizlerinin artması hem de enflasyonist baskının güçlü bir şekilde hissedilmesi, art arda açıklanan ekonomik paketlerle ipin ucunun kaçarak Hazine'nin içinin boşaltılması, görünürdeki en önemli sorunlardan. 

Ekonomi yönetiminin bu durum karşısında verdiği tepkiler de çoğu zaman daha kötü bir sonucu beraberinde getiriyor.

Dövizin frenlenmesi için sözlü yönlendirme çabaları da bunlardan biri fakat işe yaramayacağı çok aşikar.

Gürses, ABD'nin 2013 Mayıs ayında parasal gevşemenin musluklarını kısmaya başladığını, Türkiye'nin bu yön değişimine uygun adımlar atmadığını ve kırılgan beşli olarak anılan ülkelerden bir tek Türkiye'nin listede kalmaya devam ettiğini belirtiyor. 

Türkiye'nin 2010-2017 yılları arasında milli gelire oranla en çok kredi borcu yüklenen ülke olduğuna dikkat çeken Gürses, artan borçlara rağmen reel kesimin dövizle borçlanmasına önlem almayan ülkenin de Türkiye olduğunu hatırlatıyor.

Merkez Bankası'nın hala parasal genişlemeci bir küresel ortam varmış gibi davrandığına dikkat çeken Gürses, satırlarını şöyle sürdürüyor:

"2017’nin ilk üç ayında cari açığı 8.3 milyar dolarken, 2018’in ilk üç ayında bunun iki katına 16.3 milyar dolara ulaşan; ama sağladığı finansman 2017’de 11.9 milyar dolarken iki katı açığa 2018’de sadece 12.6 milyar dolarlık finansman bulabilen, bu yüzden rezerv kaybına uğrayan, bunun doğal sonucu döviz kurunun yükseliş baskısına tanık olup ama siyasetçileri “ekonomiye kur üzerinden saldırılardan” bahseden ülke de Türkiye.

2013’ten bu yana olan şu; cari açığı karşılayan finansman yok, rezerv kaybı ve yurtdışındaki mevduatlarla ihtiyaç karşılanıyor. Bu da kur üzerinde baskı yaratıyor. Böyle devam ederse kur baskısı bitmeyecek. Bitmeyecek çünkü içeride buna uygun bir para ve ekonomi politikası izlenmiyor. Hala 2009 sonrasındaki bol ve ucuz sermaye akışı devam ediyormuş gibi davranılıyor.

Son 12 ayda gayrimenkul alımları hariç net doğrudan yatırım toplamı 2.4 milyara gerileyen Türkiye, kısa vadeli sermayeye bağımlı hale geldi. Burada da parasını istikrarsız ve kırılgan hale getiren para politikası ile cazip olmaktan da çıkıyor."

Dünya ekonomisindeki yön değişiminin sinyallerinin geldiği 2009 yılından itibaren, gelişmiş ülkelerin merkez bankalarının ileri dönük kılavuzluk rolü üstlendiğine değinen Gürses, Türkiye Merkez Bankası'nın bu terimi, 'sözlü yönlendirme' olarak algıladığını, oysa ABD'de faizlerin sıfır çizgisine gelmesi karşısında, 'faizleri bu sıfır noktasında uzun süre tutacağız" minvalli bir yol gösterme için kullanıldığını kaydediyor. 

Gürses, bu yönlendirmenin işe yaradığını ve faizin uzun süre 0.25 bandında tutulup, daha sonra tahvil alımı ile parasal genişlemenin sağlandığını ifade ediyor. 

Bu kılavuzluk teriminin, enflasyonla mücadele eden eden değil, deflasyonla mücadele eden ülkelerde işe yaradığını ancak enflasyon sorunu yaşayan ülkelerin bu terimi daha çok kullandığını aktaran Gürses, bunun son örneğini şu sözlerle hatırlatıyor:

"En son örnek de dolar kurunun 3.35’i geçip ekonomik birimlerde “tutulamıyor”kanaati oluşmaya başlayınca “Beştepe’de ekonomi zirvesi” haberi dolar kurunu geriletti. Hatta ilave olarak “Merkez Bankası Başkanı da katılıyor bu toplantıya”haberi de zerk edildi; sanki önemli bir ekonomi toplantısı yapıldığında merkez bankacıların katılmadığı olmuş gibi.

Zirvede alınmış “olası bir aksiyon” kararının birkaç güne açıklanacağı beklentisi ile sakin seyreden piyasalar, hafta sonunu da gördükten sonra bir kararın olmadığı fikrine vardı.

“Toplantı yapılıyor” haberinin kur üzerindeki etkisini bir “sözlü müdahale” aracı gibi gören Ankara yönetimi ve hatta teknokratlar, bunu ihtiyaç duyulduğunda işe yaramayacak bir “araç” haline düşürüyor.

Erozyon devam ediyor; tasarruf sahibi lafa değil, eyleme bakıyor."