Yaşadığımız devasa bir yapısal krizdir

Akılla, hukukla ve dünyanın geri kalanıyla bağlarını birer birer koparan iktidarın söz ve eylemlerinde derin bir endişe ve korkunun izleri her geçen gün daha da açığa çıkıyor.

Kitleyi kaybetmenin korkusuyla, gerçeklerin üzerini örtmek hatta gerçeklerle savaşmak gibi beyhude bir çabaya kürek çektiklerini, belki kendileri görmüyor ama tüm dünya görüyor.

Hukuku, adaleti, çoğulculuğu, aklı ayakları altına alanların ahlaki üstünlüğü kaybedeceği, ahlaki üstünlüğü kaybedenlerin de kitleleri kaybedeceği gerçeğini kabul etmek istemiyorlar. Ne tarihten ne de komşu ülkelerin yaşadıklarından ders alıyorlar.

Osaka’da Trump ile verilen fotoğrafın, Türkiye’nin dış politikada saplandığı ve içinden çıkamadığı S-400’ler başta olmak üzere İdlib’den Libya’ya uzanan derin krizin devasa ekonomik ve iç siyasi sorunların panzehiri olacağını ummak ve söylemek ancak gerçeklerle tüm bağlarını koparanların inanacağı bir hikâyeydi...

Oysa ABD’de sistemin nasıl çalıştığını biraz bilenler, ABD yaptırımlarının er ya da geç geleceğini, Türkiye’nin NATO içindeki konumundan, finans piyasalarına uzanabilmesine kadar bir dizi yeni krizi tetikleyeceğini öngörebilirler. Üstelik bundan sonra Rusya’ya göbeğinden bağımlı olmak gibi bir sorunumuz daha olacak.

Kaldı ki, Cumhurbaşkanı’ndan sözcüsüne, Dışişleri Bakanı’ndan medyasına baktığınızda, “Aldık, alacağız, kuracağız ama çalıştırmayacağız, kurup takır takır çalıştıracağız, Mersin’e yok olmadı İstanbul’a, hayır hayır Mürted’e yerleştireceğiz” gibi birbiriyle çelişen açıklamalardan çıkarılacak tek sonuç, S-400’lerin alma kararının panikle, Putin’i yatıştırmak için verildiği anlaşılıyor.

Ancak devlet etme biçiminden ekonomiye, siyasi yapıdan toplumsal barışa ve dış politikaya uzanan hemen her alanda attığı adımlarla giderek derinleştirdiği krizlerin tüm ülkeyi harabeye çevirecek bir kasırgaya dönüşmesini görmezden gelen iktidar aklı, ne yazık ki hâlâ her şeyi doğru yaptığını düşünüyor. Hatta kendi uçağımızı ‘düşman’ olarak algılayacak bir savunma sistemine sahip olma akıldışılığına sıkı sıkıya sarılıyor.

Suriye’de uluslararası hukuku yok sayarak, cihatçı gruplar aracılığıyla denetimi altına aldığı bölgelerde daimi olarak kalmak ve Suriyeli Kürtlerin ve haliyle Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olmak için Rusya’dan bir nevi haraç vererek alınan 2.5 milyar dolarlık S-400 savunma füzeleri yetmiyormuş gibi, Osaka’da Trump’ın gönlünü hoş etmek için, hem Patriot füzeleri hem de 100 adet Boeing yolcu uçağı alınması, nereden baksanız hayalci politikaların faturasının birer birer önümüze konduğunu gösteriyor.

İktidarın basiretsiz adımlarının onlarca milyar dolarlık yeni yükümlülükler üstlenerek aşılmaya çalışılması ise, zaten çok kırılgan olan ekonomiyi daha da kırılganlaştırarak, Türkiye’yi dış borç yükümlülüklerini yerini getiremeyecek bir konuma sürükleme tehlikesi içeriyor.

Ülkenin ara ve yatırım malı ithalatına bağlı üretim alt yapısı, toplam talebe bağlı büyümesi tepetaklak olurken, yönlendirilmiş ekonomik verilerle ve şeffaf olmayan bütçe ve bilançolarla ‘işler yolunda’ propagandasının da artık pek alıcısı da kalmadı.

Dünya mali piyasalarında Türkiye’nin dış borçlarını ödeyip ödeyemeyeceği konusu artık açık açık tartışılıyor. Sadece son üç yılda Türkiye’nin dış borç stoku 40 milyar dolar artarak 453 milyar doları aşmış. Üç yıl önce dış borçlar milli gelirin yüzde 48,7'si kadarken, bugün milli gelirin gerilemesi ile dış borç stoku GSYH'nin yüzde 61'ine yaklaşmış.

Devlet, bırakın yeni yatırım ya da uçak, savunma füzesi almayı çalışanların ve emeklilerin ücretlerini ve daha önce alınan borçların faizlerini ödemek için dahi sürekli borçlanmak zorunda.

Financial Times, Hazine’nin yapacağı dolar cinsi eurobond ihracının büyüklüğünün en az 1 milyar dolar olacağını yazdı. Bu iddiaya göre Hazine, bir yılda uluslararası piyasalardan yapmayı planladığı 8 milyar dolar değerindeki borçlanmanın yüzde 92’sini altı ayda gerçekleştirmiş olacak.

Haziran ayında ihracatın bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 14.21 azaldığını ve dış ticaret hadlerinin aleyhimize çalıştığını düşünürsek borçlanmaktan başka seçeneğimiz de yok. Halimiz böyleyken esnaf işi dış politika hamleleri, ancak nüfusun ezici çoğunluğunun açlık sınırında yaşaması pahasına sürdürülebilir...

Asıl zorluğumuz burada. Çünkü iktidar, hem dış politikada hem de içeride inkâr politikasına sıkı sıkıya sarılmış durumda. Sorunları yok saymakla kalmıyor, tüm ekonomik göstergelerin iyiye gittiğini, ABD’den Rusya’ya ve Avrupa Birliği’ne kadar dış ilişkilerimizin arzulandığı biçimde olduğunu yineleyip duruyor. Ama bu arada dış güçlerin bizi yıkmak istediklerini de söylemeden edemiyor.

Türkiye, giderek öngörülemez, bilançosu ve politikaları okunamaz bir ülke haline geliyor. Mesela, ekonomide icraatı yapanla ölçenin aynı kişi olmasının, verilerin güvenilirliğine gölge düşüreceği hiç önemsenmiyor.

Her şeyi kontrol etme ve gerçekleri değiştirme yaklaşımı, güvenin en basit ilkesinin çiğnenmesine ve TÜİK’in Ekonomi Bakanlığı’na bağlanmasına yol açıyor. Böylece ‘verilerin güvenilirliği’ gibi devasa bir sorun daha yaratılıyor.

Merkez Bankası’nın kara gün parası yedek akçelerine el konuyor. Çünkü bir önceki yılın ilk altı ayında 38 milyar TL olan Hazine nakit açığı bu yılın ilk altı ayında 78 milyar liraya fırlıyor.

Faiz dışı nakit dengesi de ilk 6 ayda 30 milyar TL açık veriyor. Oysa geçen yıl ilk altı ayda faiz dışı denge 9,7 milyar TL. Dolayısıyla, TCMB'nin yedek akçesinin Hazine'ye aktarılması dışında bir seçenek bırakılmıyor. Ancak, iktidar, “bir şeyi 40 kez tekrarlarsan gerçek olurmuş” inancıyla olsa gerek, parasal genişlemeye gittiği bir ortamda enflasyonun tek haneye düşeceğini ısrarla ve inatla tekrarlamaya devam ediyor.

Arka kapı politikalarıyla ‘kirli’ bir serbest kur politikası izleniyor, döviz kurunun termometre işlevi devre dışı bırakılıyor. Üstelik bu adımların hepsi de kısa vadeyi kurtarmak için atılıyor. Çünkü akıl dışılık tüm seçenekleri yok ediyor.

Ekonomide kriz adım adım derinleştirilirken, 31 Mart’ta az bir farkla kaybedilen İstanbul seçimleri tekrarlatılıyor. Türkiye çok kritik bir iki buçuk ay kaybederken, iktidar ortakları çok ağır bir yenilgi alıyorlar. Ne var ki, gerek Erdoğan’ın gerek Bahçeli’nin konuşmasından bu krizin nedenleriyle yüzleşmek yerine, güç kayıplarını telafi edecek bir yaklaşımın öne çıktığı görülüyor.

Güç gösterisinin ilk perdesi Merkez Bankası Başkanı’nı yasaya aykırı biçimde kovarak açılıyor. “Ne kadar irrasyonel adımlar atarsan, o kadar öngörülemez olursun, öngörülemez oldukça da korkuları diri tutarak güç kaybını telafi edersin” anlayışı yaşanan krizin biçim değiştirdiğinin görülmesini engelliyor.

Yeniden ‘faiz sebep enflasyon netice’ yaklaşımının yeni sürümü piyasaya çıkıyor. Oysa üretici fiyatlarıyla tüketici fiyatları arasındaki büyük fark, resesyonun faizlerden bağımsız devam edeceğini gösteriyor. Çünkü krizin yapısal nedenleri yüksek dış borç, kura çok bağlı yüksek üretim maliyetleri ve ithalata bağımlı çarpık sanayileşme sorunu olduğu yerde duruyor.

Ekonominin önceliklerinden dış politikaya, hukukun taraflı ve bağımlılığından toplumsal taleplere kadar her sorun siyasetin dışında ele alınmak isteniyor ve tasarımından inşasına her şeyiyle yanlış olan başkanlık sistemine ‘değiştirilemezlik’ kalkanı giydiriliyor.

Böylece ekonomik kriz, siyasi kriz ve devlet krizi iç içe geçirilerek, beş kategorideki bir kasırgaya dönüştürülüyor ve sistemin kendini yeniden üretmesinin tüm araçları devre dışı bırakılıyor. Bu öyle bir kısır döngü ki, toplumsal barışın, adaletin, ekonomik büyümenin, tüm bürokratik karar alma süreçlerinin ve dış dünyayla ilişkilerin bir kısır döngüye hapsolup kalmasına yol açıyor.

Muhalefetin önceliği bu kısır döngüyü kırmak, kimlikleri aşan bir toplumsal ittifakı arkasına alarak öncelikle siyasete alan açmak olmalıdır. Bunun için muhalefet partileri, toplumun gördüğünü görmek, iktidarın ‘milli mesele’ tuzağına düşmeden, demokratik ve çoğulcu bir Türkiye inşası için toplumla bağlarını güçlendirmek zorundadır.

Evet, yaşadığımız kriz çok ağır bir yapısal krizdir. İstanbul’da İmamoğlu’na oy veren 5 milyona yakın insan, bir siyasi ideolojiden hareketle ya da yalnızca İstanbul’a belediye başkanı seçmek için oy vermedi. Geleceğe güvenle bakmasını önleyen bu yapısal krize çözüm bulacak yeni aktörlere alan açmak için oy verdi.

Çoğunluk, oylarıyla itirazını ortaya koydu. Ama bu itirazı Erdoğan’a, ya da AKP’ye itiraz olarak okursak yanılırız. Bu oylar, içinde bulunduğumuz, devleti, siyasi alanı, ekonomiyi, dış politikayı ve toplumun eğitim ve kültürel dokusunu kapsayan büyük yapısal krizin mevcut iktidarın yapısıyla ve aklıyla aşılamayacağına olan itirazı dile getiren oylardır.

Şimdi bu itirazın, ilkeleri ve hedefleri belirlenerek ortak bir çözüm programına dönüştürülmesi gerek. Tabii öncelikle yerel yönetimlerde iktidarın sıkıştırmasına karşı ortak bir tavır ve toplumla iç içe yeni bir demokratik siyaset üretmek koşuluyla...

Bu nedenle muhalefet partilerinin önceliği iktidarı köşeye sıkıştırmak değil, ülkeyi normalleştirecek adımların atılması için toplumsal muhalefetin akacağı demokratik siyasi alanı genişletmek olmalıdır. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.