Alaturka döviz krizi

Dolardaki faiz artışı, gelişmekte olan piyasalarda getiri arama hevesini kırmayı sürdürdüğü için, gelişmekte olan ekonomiler sene başından beri finansal bir çalkantı içindeler. Dolayısıyla Fed’in faiz artırımlarının hızlı büyüyen ama genellikle kırılgan ekonomiler üzerindeki etkileri, yatırımcıları daha da çok endişelendirmeye başladı.

Dikkatler bir kez daha kırılgan beşlere, yani Türkiye, Arjantin, Hindistan, Brezilya ve Endonezya’ya çevrildi. Bunların içinde dengesizliklerin en büyük olduğu iki ülke Arjantin ve Türkiye. Peso bu sene yarıdan fazla değer kaybetti, Lira’daki değer kayıpları da neredeyse aynı miktarı buldu.

Dahası, Türkiye’deki ve Arjantin’deki ekonomik kriz, diğer gelişmekte olan ekonomilere de yük bindiriyor. Rakam vermek gerekirse MSCI Gelişmekte Olan Piyasalar Endeksi, bu senenin başlarından gördüğü zirvenin %15 altına düşmüş durumda.

Lira’nın zafiyetiyle birlikte, gösterilen politika tepkisinin de zayıf olması sebebiyle yatırımcılar paralarını Türk hisse ve tahvillerinden çekmeye devam ediyorlar. Yabancı yatırımcıların kaçışı, Türk Lirasının çöküşünü derinleştirmek dışında bir sonuç doğurmadığı gibi, Merkez Bankası üzerindeki, zaten var olan faiz artırımı baskısını daha da artıyor.

Buna mukabil büyüme beklentisi de parlak değil.  Tüketici fiyatlarında enflasyonun, yıl sonunda %20’nin üzerine, önümüzdeki yıl ise %40a doğru hareketlenmesiyle, Türkiye oldukça sert bir stagflasyonist döneme girmek üzere.

1997 Asya Krizi’nin hayaletinin dolaşmaya başlamasına şaşırmamak lazım.

Hatırlarsak, o zaman da Asya’daki döviz krizini tetikleyen şey mali dengesizliklerden ziyade, yabancı bankalardan kısa vadelerde alınmış borçlarla tetiklenmiş dev cari açıklardı. Yerli bankalar hırslı bir şekilde borç verebiliyorlardı zira yabancı bankalar ve diğer yatırımcılar, görülen yüksek büyüme oranlarının sonsuza dek süreceği varsayımıyla, bu hızla büyüyen ekonomilere hiç nazlanmadan nakit akışı sağlıyorlardı.

Yolsuzluklar, siyasi riskler, ve aşırı ısınmış ekonomilerin sorunlarını ele alacak bir liderliğinin olmaması ve bunların bir sonucu olarak cari işlemlerin zayıflaması da önemli roller oynadılar. Tüm bunlara, döviz kurlarının sabitlenmesi ve gayrimenkul firmalarına on yıl boyunca büyük oranlarda, döviz kredi verilmesiyle birleşince, sonuç ortada: 1997-1999 arasında dünyayı sarsan bir Asya Krizi patladı.

Ancak Türkiye’deki durum, 1997 döneminde Asya’nın devlerini sarsan durumdan birazcık daha farklı.

Ancak ilk bakışta benzerlikler daha çok dikkat çekiyor.

Türkiye’nin GSYİH’sının %6.4’ne ulaşan çok büyük bir cari açığı var. Yabancı doğrudan yatırımlar özellikle son beş yılda yok denecek kadar azaldığı için, bu açığın önemli bir bölümü, bankaların, özel sektörün ve finansal kurum olmayan şirketlerin aldığı dış borçlarla finanse edildi.

Rakam vermek gerekirse, Türkiye’nin dış borçlarının toplamı 450 milyar Dolar’ı, yani GSYİH’sinin %50’sini buluyor. Bu borçların kısa vadeli bölümü, 150 Milyon Dolarla, toplam borcun %30’nun biraz üzerinde. Buna cari açık da eklendiğinde, Türkiye’nin önümüzdeki 12 içinde toplam 230 Milyar dolar yeni kredi bulması gerekiyor ve zaman her geçen gün biraz daha daralıyor.

Sorunun merkezinde, Türkiye’nin 450 milyar Dolarlık dış borçlarının 336 milyar dolarının finans kurumu olmayan ve döviz varlıkları ancak 120 milyar doları toplayan reel sektör firmalarına ait olması yatıyor. Merkez Bankası’nın net döviz rezervlerinin 23 Milyar civarında olmasıyla birlikte, Lira üzerindeki baskı da kalıcı hale geliyor.

Türkiye’nin borçlu özel sektör firmalarının başlarının dertte olduğuna kuşku yok. Bloomberg Economics’in kısa süre önce yayınladığı bir bilgi notunda, Lira’da sene başından beri gözlemlenen %40’lık değer kaybının finans kurumu olmayan Türk şirketlerinin üzerindeki ilave borç yükü, 13.3 milyar dolar olarak hesaplandı ki, diğer her şeyin aynı kalması koşuluyla bu Türkiye’nin GSYİH’sında %1’lik bir düşüş anlamına geliyor.

Ancak Asya krizi sırasında Asya’nın devlerine diz çöktüren şey, bankacılık sektöründeki sorunlardı.

Türkiye’nin hali hazırdaki döviz krizini Asya vakasından ayıran şey de tam olarak bu.

2008 küresel krizinden sonra ortaya çıkan nakit bollaşması sırasında, Türk bankaları yoğun bir şekilde “swap fonlama” faaliyetlerine giriştiler. Yani yabancı bankalardan yıllara yayılmış vadeleri olan sendikasyon kredileri alarak, bu kredileri Türk Lirasına çevirip, hane halkına ve Türk firmalarına konut kredisi veya tüketici mallarının taksitlendirilmesi için borç olarak dağıttılar ve böylece ekonominin aşırı ısınmasına yol açtılar.

Ne var ki, fonlama için Lira’ya çevrilen dövizler arası takaslar nispeten kısa — bir yıldan az — vadeliydi ve bu da, Lira’nın zayıfladığı bugünkü ortamda kırılganlıklar yaratıyor.

Cari işlemlerde sorun çıkabileceğine yönelik işaretleri görmezden gelen hükümet, iç talebe dayalı büyümeyi artırmak uğruna, bu tür işlemlere izin vererek, bankaların swapla yarattıkları Lira cinsinden borç vermesine müdahale etmedi. Bunun sebepleri büyük ölçüde siyasiydi.

Son on yılda ucuza buldukları dış borçları birikmiş ve bugünün değişen ortamında sorun yaşayan, yukarıda anılan reel sektör firmalarını bir kenara bırakırsak; bankaların takas fonlama faaliyetleri, onları BDDK tarafından döviz kredisi alması sınırlandırılmış Türkiyeli hane halklarına verilmiş Lira cinsinden kredilerle baş başa bıraktı. Dolayısıyla Türkiye’nin hali hazırdaki sorunlarını Asya krizinden farklı kılan şey, reel sektöre ve hane halklarına yaygın olarak verilmiş döviz cinsinden kredilerin bulunmaması.

Epeyce yüksek bir yasal özkaynağa sahip bankacılık sektörünün sorunları, Lira’nın sene başından beri %40’tan fazla değer kaybetmesiyle başladı, zira fonlarının büyük bölümü yıllar boyunca döviz cinsinden geldi.

Bu sene sonuna dek %20’ye, önümüzdeki yıl da %40 - 50’ye çıkması beklenen çok yüksek enflasyona, elbette, aynı yükseklikte faiz oranları da eşlik ediyor. Türk bankalarının fonlama sistemlerinin kırılganlığı tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Bankalar, Lira hesaplarındaki büyük vade uyumsuzluğu (Lira cinsinden uzun vadeli krediler ile Lira cinsinden daha kısa vadeli fonlar arasındaki uyumsuzluk) nedeniyle enflasyonun daha da kontrolden çıkması ve bunun da yurtiçi faiz oranlarının daha da artırması durumunda, özkaynaklarının erimesi riskiyle karşı karşıyalar.

Yabancı alacaklıların vadesi dolan borçlarını yenileme hızları nedeniyle veya 150 milyar dolar civarındaki döviz hesabı sahiplerinin, hükümetin ekonomik sorunları ele alış biçimiyle ilgili ciddi bir güven kaybı yaşaması durumunda, Türk bankalarının üzerindeki döviz baskısı daha da artabilir.

Türkiye’deki ekonomik krizin bu ciddi boyuta ulaşmasının temel sebebi hükümetin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, aşırı ısınmış bir ekonomiyi soğutmak yerine, 2017 yılında çok güçlü büyüme kaydedilmesi konusundaki ısrarı oldu.

Çok yüksek enflasyon oranı ve duraklamakta olan ekonomik büyüme ve ekonomik dengesizlikler göz önüne alındığında, Türkiye ekonomisi şu anda çok sert bir resesyona geçmek üzere. Enflasyonu ciddiyetle ele alarak ve kamu bütçesini iyileştirerek, Türkiye’yi ve Türk bankalarını bu fırtınalı sularda yüzdürebilecek, düzgün bir liderliğe acilen ihtiyaç var.

Çok hızlı bir şekilde kontrolden çıkabilecek, “alaturka”  bir döviz krizinin içinde bulunan Türkiye ekonomisinin geleceği, Türk lirasının dolar karşısında stabilize edilmesine bağlı.

Şu an için, ileride yerel seçimler varken ve kolektif düşüme süreçlerine ket vuran başkanlık sisteminin şu ana kadar ki uygulamaları göz önüne alındığında, Türkiye’de durumun, iyileşmeden evvel kötüleşmesi kaçınılmaz görünüyor.

Elbette ciddi riskler var: Lira’nın çöküşü, enflasyonun ve faiz oranlarının yükselmesiyle birlikte, sistematik bir özel sektör borç krizine dönüşebilir ve bunun da bankalar üzerindeki etkisi ölümcül olur. Ve Lira’da büyük bir devalüasyondan ibaret olmayan asıl ekonomik kriz, işte o zaman başlar.