Daron Acemoğlu: Borç yükü altındaki şirketlerin kaderi pamuk ipliğine bağlı

Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli ekonomistler arasında gösterilen MIT (Massachusetts Instıte of Technology) Profesörü Daron Acemoğlu Bloomberg'e Türk Lirası'ndaki düşüşü ve Türkiye ekonomisini yazdı:

Lira’nın krizi manşetlerden düştü ama Türkiye hükümetinin kanamayı durdurmak için yaptığı pansumanlar, ekonominin hastalığını iyileştirmeyecek. Bir sonraki dönemeçte pusuda bekleyen başka krizler de var. Başkan Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki Rahip Brunson kavgasından sonra, Türkiye’nin büyük cari açığını finanse eden yabancı sermaye akışı kurudu.

Ciddi borç yükü altındaki kurumsal şirketlerin, özellikle de gayrimenkul ve inşaat firmalarının kaderi pamuk ipliğine bağlı.

Ankara bu karmaşadan kendisini nasıl kurtaracak? Politika tavsiyeleri konusunda kıtlık çekilmiyor. Paul Krugman gibi biri bile geçici sermaye kontrolleri getirilmesini ve dış borçların red edilmesini önerebildi.

Özel sektör borçlarını yeniden yapılandırmak, mali disiplini sıkılaştırmak ve belki yeniden IMF’ye başvurmak gibi, iş dünyasını veya bankacılık sektörünü güçlendirebilecek yollara işaret edenler de oldu. Ama Türkiye’nin aslında ihtiyacı olan şey hem tüm bunlardan daha basit, hem de daha zor: Kurumlarının çöküşünü geri çevirmek.

Krizin kökeninde yabancı yatırımcıların kaypaklığı yada kaprisli Amerikan Başkanın yağdırdığı tweetler değil, kurumsal sektördeki düşük verimlilik, kredilerdeki sürdürülemez büyüme ve kurumsal firmaların aşırı genişlemesi gibi yapısal sorunlar yatıyor. Bu sorunların temelinde ise, ekonomik ve politik kurumlarda son on yılda gözlemlenen gerileme yatıyor.

Bu her zaman böyle değildi. Çok da uzun olmayan bir zaman önce, Türkiye o kurumların gücü sayesinde hızlı ve yüksek kaliteli bir ekonomik büyüme yakalamıştı.

Ülke, 2000-2001 mali krizinin ardından, 2002 - 2006 yılları arasında yüzde 7.5’luk yıllık büyüme oranlarını yakalamıştı. Buna gayri safi yurtiçi hasılanın %25’ine ulaşan yüksek yatırım oranları ve sağlıklı bir verimlilik artışı da eşlik etmişti. Bu, Türk firmalarının daha verimli ve yeni ve daha iyi teknolojileri benimsediği anlamına geliyordu.

Enflasyon kontrol altına alınabilmişti çünkü Merkez Bankası'na daha büyük bir özerklik sağlanmıştı. Bütçe de kontrol altına alınarak, politik saiklerle yapılan hesapsız harcamalar dizginlenmişti. Hükümet ile iş dünyasının ilişkilerine, özellikle kamu alımlarında, bir miktar şeffaflık da getirilmişti.

Bu reformlar yolsuzlukların ve hesapsız harcamaların azaltılmasına yardımcı olmuş, azalan borç yükümlülükleri de (ki düşük enflasyonun olumlu etkilerinden biri de buydu) belli bir manevra alanı yaratak, harcamaların temel altyapı ve eğitim gibi verimli alanlara akıtılmasına olanak sağlamıştı.

Endişe veren alanlar da yok değildi, tabii: en önemlisi de yargı verimli değildi ve bağımsız da sayılmazdı. Ancak iyi haberler, kötü haberleri gözlerden sakladı.

Bu dönemde ekonomik faaliyetlerin çekim alanı da değişti. İstanbul’un dışında küçük ve genç firmalarda, ciddi bir büyüme gözlemlendi. Küçük işletmeler, Türkiye ekonomisine on yıllardır hakim olan büyük kurumsal firmalarla rekabet edebilir hale geldi.

Tüm bunlar sırf bazı ekonomistler iyi ekonomik politikalar oluşturabildiler diye değil, daha fazla kapsayıcılığa prim veren siyasi değişiklikler yapıldığı için gerçekleşti. Bu değişiklikler öncelikle Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, toplumun daha fakir ve muhafazakar kesimlerinden müteşekkil tabanına yönelmişti.

Söz konusu değişiklikler aynı zamanda Türkiye orta sınıfının daha batılılaşmış kesimlerini ve gençleri de zincirlerinden kurtardılar. Türkiye’de askeri vesayet dağılıyor, demokratik bir nefes alanı açılıyordu ki bu da ekonomik açılımları mümkün kılıyor ve yüksek kaliteli bir büyümenin temellerini atıyordu.

Siyasi açılımların bu tür ekonomik getirilerinin olması, sadece Türkiye’ye ait bir durum değil. Demokrasiye geçişler, genelde ekonomik büyümede bir hızlı bir artış eşliğinde yaşanıyor.

Türkiye’nin daha fazla demokrasiye doğru hareket etmesi, büyük ölçüde, 2000'li yılların başındaki hükümetlere getirilen ekonomik ve siyasi kısıtlamalar sayesinde olmuştu. 2000-2001 krizi sonrasında IMF tarafından uygulanan program ekonomik politikalar için daha sıkı bir çerçeve çizmiş ve kamu maliyesi ve kamu alımları da dahil olmak üzere bir çok alanda kurumsal reformlar dayatmıştı.

Bu bağlamda siyasi reformları teşvik eden bir başka unsur olarak, Türkiye’nin AB’ye üyelik başvurusu da büyük önem taşıyordu.

Tüm bunlar 2006 senesi civarlarında son buldu. Gelişmeyi sağlayan siyasetti, onları geri alan da siyaset oldu.

AB’ye üyelik süreci başladığı 2005 yılından hemen sonra çözülmeye başladı. AKP’nin 2007 seçimlerinden sonra siyasi hakimiyetini artırmasıyla birlikte, yargının zaten sınırlı olan etkinliği ve bağımsızlığı da, medya özgürlüğüyle birlike yok olmaya başladı.

Siyasetin hangi yöne gidiyorsa, ekonomi de onu takip etti. Hükümet, kamu kurumlarına verdiği bağımsızlığı tırtıklamaya başladı. Merkez bankası, uysal bir şekilde, hükümetin isteklerini yerine getirdi.

Kamu alımlarındaki reformlar geri çekildi, yolsuzluklar ve kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklar arttı. Özel sektörde, iktidar partisinin lüftu, yeniden şirketlerin en önemli varlığı halini aldı.

Türkiye’nin sorunlarının kurumsal arka planını anlamak üç nedenle önemli: İlk olarak, halen yaşanmakta olan krizin kökeninde yatan sorunları ele almayan bir politikanın, yüksek kaliteli bir büyümeyi yeniden yakalaması muhtemel değildir.

İkincisi, 2002-2006 deneyimi, başka bir yolun, ekonomik ve politik kurumları iyileştirerek büyüme yolunun, mümkün olduğunu gösteriyor.

Üçüncüsü, kısa vadeli sorunun önemli bir parçası yabancı sermaye kaçışı olduğu için, Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarını ele alan bir strateji, yabancı yatırımcılara güven telkin ederek, kısa vade de getiri sağlayabilir.

 

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.