Ekonomik kriz Erdoğan’ı iktidardan düşürür mü?

Türkiye uzmanı Erik J. Zürcher bir süre önce Ahval’e verdiği mülakatta Türkiye’nin “topyekûn faşizme doğru kaydığını” ifade ettikten sonra bu kayışın ancak ekonomik bir kriz ile durabileceği öngörüsünde bulundu.

Aslında Zürcher’in dile getirdiği bu tezi, daha önce de pek çok kişi dile getirmişti. Buna göre Erdoğan’ı bundan sonra durdurabilecek tek dinamik ekonomik bir kriz.

Öte yandan Ümit Akçay gibi iktisatçılar ise Zürcher’in tam aksine ekonomik krizin ülkedeki faşizme doğru gidişi destekler politik ve sosyal sonuçlar üreteceğini söylüyorlar.

Tarihsel örneklere bakarsak hem Zürcher’i hem Akçay’ı doğrulayacak kriz tecrübeleri bulmak mümkün. Dolayısıyla ekonomik krizlerin mutlaka belirli tipte sonuçlar üreteceğine dair bir nedensellik yahut korelasyon iddiasında bulunmanın imkanı yok.

Ekonomik krizin Türkiye’de politik rejimi değiştirdiği düşüncesi belirli kabullere dayanıyor:

Bu yaklaşım, Erdoğan ve seçmeni arasındaki bağın ancak bir ekonomik kriz ile kopacağını öngörüyor. Yani Türk toplumunun içkin pragmatist olduğu ve ekonomik olarak işler zorlaşınca politik tercihlerinde radikal değişikliğe gideceği öngörülüyor.

Öte yandan bu yaklaşımı doğrulayan 2001 Krizi gibi örnekler var. Gerçekten de bazı krizler, Türkiye’de hem iktidarı hem politik rejimin ekonomik temellerini değiştirmiştir.

İşin en ilginç tarafı, ekonomik krizin politik değişimi tetikleyebileceği düşüncesinin Erdoğan tarafından da ciddiye alınmasıdır.

Bu nedenle devlet, en küçük bir politik tepkiye bile artık izin vermemektedir. Geç gelen servisi ıslıklayan işçi tutuklanmakta, tarihi bir çınar ağacının kesilmesini haberleştiren yerel gazeteci sorgulanmaktadır.

Bunların anlamı şudur: 2001 Krizi’nde olduğu gibi bir seçimle iktidarı değiştirmek imkânı yoktur. Dolayısıyla aslında Türkiye fiilen kaderine mahkûmdur.

Ancak bu arada toplumsal tepki, ekonomik zorluklarla büyümesi öngörülmeyen olaylar doğurabilir. Bu nedenle devlet, en küçük bireysel tepkiyi ön alıcı biçimde cezalandırıyor.

Büyük olasılıkla AKP’nin o nedenle krizle baş etme konusundaki temel stratejisi şudur: Bir seçim olasılığı olmayacağı için krizi zaman içinde boğmak bu arada her türlü küçük yahut büyük tepkiyi hemen cezalandırmak.

Erdoğan, ekonomik krizin bir yere kadar devam edip duracağını sonra toparlanmanın mümkün olabileceğini hesaplıyor. Bu yeniden toparlanmaya kadar Erdoğan’ın yapması gereken iki şey kalıyor: Propaganda ve bireysel bile olsa her türlü protestoyu bastırma.

Nitekim artık Türkiye’de seçmen davranışı gibi politik analizlerin bir hükmü kalmamıştır. Siyaseti analiz etmek için artık herkesin propaganda teorisi çalışması gerekiyor.

Bir yandan propaganda makinası gibi çalışacak televizyonlar, gazeteler büyük bir kriz olmadığını aksine Türkiye’nin bir dünya gücü haline geldiğini anlatacak; öte yandan ise devletin sert yumruğu en küçük protestoya izin vermeyecektir.

Başka bir ifade ile halka düşen kaderine razı biçimde bu krizi yaşamak ve aşmaktır.

Böylece Türk milleti krizin her geçen gün derinleşeceğini görecek bunun bütün ekonomik ve sosyal faturasını ödeyecek ve sabırla Erdoğan’ın durumu toparlamasını bekleyecektir.

Ekonomik kriz sürecini Erdoğan bu taktik ile yürütebilirse, kriz ve sonuçları konusunda Ümit Akçay gibilerin öngörüsü doğru çıkacaktır: Bu, ekonomik krizin Türkiye’de sadece fakirleşme değil keskin bir otoriterleşme üretmesi anlamına gelecektir.

Salt propaganda mekanizması yetmeyeceği için devlet bir yandan da sürekli olarak sertleşmek zorunda kalacaktır.

Örneğin, büyük ihtimalle bundan sonra savcılar, ekonomi yazan yorumcuları ve köşe yazarlarını daha dikkatle okuyacaktır. Ekonomi yazarlığı artık doğrudan devletin güvenlik alanına girmektedir.

Peki, diğer olasılık nedir? Diğer olasılık krizin durdurulamaması ve derin bir buhrana yol açmasıdır. İşte Zürcher gibileri toplumsal buhrana dönüşecek bir kriz karşısında Erdoğan’ın bile kalıcı olamayacağını iddia ediyor.

Burada kritik nokta ise Erdoğan’ın önceki krizlerde pozisyonunu kaybetmiş Ecevit gibi liderlere benzemediğidir. Erdoğan yeni bir rejim inşa etmektedir ve bu durumdaki liderler görevlerini asla kendiliğinden bırakmazlar.

Dolayısıyla, ne kadar büyük bir buhran olursa olsun Erdoğan, iktidarda kalmak için ısrarcı olacaktır.

Peki, bu süreç uzarsa ne olur?

Türkiye neredeyse artık altı yıldır istikrarsız bir ülke. Bu altı yıl boyunca milli gelir azaldı, insanlar yoksullaştı. Mesela hastanelerde AKP’nin övündüğü hizmetler geride kaldı onun yerine artık ‘kâğıt yokluğundan dolayı rapor veremiyoruz’ levhaları var.

Yoksullaşmak; entelektüel kalite, şehir hayatı, toplumsal ahlak, eğitimin niteliği, sokakların temizliği gibi son derece hayati konularda sürekli olarak bir alt lige düşmek anlamına geliyor.

Dolayısıyla Erdoğan, propaganda mekanizması ve devlet zoruyla krizi boğmakta ısrar eder ve ekonomik sorunlar artarak devam ederse, Türkiye’de bir zaman sonra “iktidar değişir mi?” sorusunun ötesinde daha vahim bir konuyu tartışmaya başlayacağız.

Şunu unutmamak gerekiyor ki 80 milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkede, yapısal sorunları kısa vadede çözmenin imkânı yoktur.

Bu siyasi kumar ve derinleşen ekonomik sorunlar birkaç yıl daha devam ederse, Türkiye bu sürecin sonunda Mısır gibi kalabalık, fakir ve eğitimsiz bir ülke haline gelebilir. Nitekim bunun bazı korkutucu erken işaretlerini bugün görmek mümkün.

Bir kere işsizlerin, eğitimsizlerin sayısının on milyonlarla ifade edildiği bir ülke haline gelince, ondan sonra iktidarda Erdoğan mı kalır başkası mı kalır sorusunun da zaten anlamı kalmaz.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.