Krizin maliyetini kimler ödeyecek

Biz “kriz var mı yok mu; bir iki aya kadar geçer mi geçmez mi; önlem almalı mı yoksa bu da geçer yahu deyip keyfimize mi bakalım” tartışmasını yapaduralım, ülkenin tüm birikimini ve yüksek faizle borç aldığı dış kaynakları, özgürlükleri; bağımsız yargıyı ve hukuk devletini rafa kaldırarak toplumu kutuplaştırıcı politikalar eşliğinde rejim değiştirmeye tahsis eden mevcut siyasi iradenin, adını bir türlü koymak istemediği bu ekonomik krizin faturasını kimlere keseceği aşağı yukarı kesinleşti.

Öncelikle, bu krizin ekonomik krizin ötesinde bir rejim krizine dönüştüğünün altını çizmek gerekiyor. Ama ne yazık ki, başta hükümet ve iş çevreleri bunun bir rejim krizi olduğunu inkar ediyorlar.

Biraz tasarruf, biraz teşvik ve bolca baskı ile kurgulanmış yeni adı YEP olan Orta Vadeli Program ile bir iki çeyreklik sıkıntıyla düze çıkılacağını ileri sürüyorlar.

Krizin boyutunu tam olarak kavramayan, işsizlik hedefi dışında gerçekçi bir hedefi olmayan, dahası tutarlılığı tartışılır hedeflerle krizi yönetmek bir yana, kasırgaya dönüştürme ihtimali yüksek olan kriz yönetiminin, bundan sonra piyasaların ve sorunlarına acil çözüm arayan şirketlerin peşinden sürükleneceğini söylemek yanlış olmaz.

Mesela Gaziantep Sanayi Odası gibi reel sektör temsilcilerinin isteğiyle yapılan ve krizi finansal kesime taşıyacak olan teknik iflas düzenlemesi ile kur zararı kaynaklı borca batık görünen firmaların iflas edilmemiş sayılmasına olanak tanıyan değişiklik gibi…

Yatırım ve çalışma ortamını iyileştirecek hukuki güvenliği ve kurumsal güvenceleri tesis etmek yerine, Erdoğan’ın çoğu Amerikalı 30 küresel şirket temsilcisine “sıkıntılı olduğunuzda ben buradayım” taahhüdüyle verdiği siyasi garantilerle yol almaya çalışması gibi...

Şimdi de Ankara Sanayi Odası’nın işçi ücretleri belli bir süre işsizlik fonundan  ödensin önerisi var. Üçüncü Havalimanı inşaatında ücretlerini zamanında almak istedikleri ve insanca çalışma koşulları talep ettikleri için işçilerin dövüldüğü, gazlandığı, gözaltına alındığı ve tutuklandığı düşünülürse, bu önerinin de hayata geçme olasılığı yüksek.

Önümüz kış. Fiyatlar artıyor. Yiyecek, yakacak, giyecek her şey pahalanıyor. Daha da pahalanacak.

Hem şirketler hem hane halkı borçlu. İflaslar, işten çıkarmalar kapıda. Dış kaynak yokluğunda, gelirler azalırken bu borçlar nasıl döndürülecek sorusunun cevabı yok ortada.

Üstelik kamu harcamalarında gelir garantili anlaşmalar nedeniyle, eğitim, sağlık ve sosyal harcamalar dışında, tasarruf imkanı hemen hemen yok gibi.

İtibar harcamaları da hız kesmiyor. Katar’ın hibesi ya da hediyesi olduğu iddia edilen uçağın boyama ve yıllık bakım giderleri dahi onlarca milyon dolar tutuyor.

Üstelik yerel seçimler de kapıda. Dolayısıyla Erdoğan’ın kitleleri “kriz falan yok, manipülasyon var, kriz dış güçlerin ekonomik saldırısıdır” tezine artık ikna edeceği de kuşkulu...

Bu durumda krizin maliyetinin büyük dilimini kimler ödeyecek sorusu ortada duruyor. Bugüne kadar mahçup bir biçimde de olsa demokrasi, hukuk devleti, yargı, yasama, mülkiyet hakları diyen TÜSİAD çevresinin dahi, krizin ana sebeplerini görmezden gelerek, yıkımdan en az hasarla kurtulmak için siyasi iktidarın yanında yer alması bu nedenle hiç de şaşırtıcı değil.

Net borçlu oldukları için Türk Lirasının değer kaybetmesi bilançoları üzerindeki hasarı büyütüyor. Bu hasarın telafisi için işgücü maliyetlerinin baskılanmasını, kıdem tazminatı yükünün kalkmasını istiyorlar.

Dolayısıyla çalışanların taleplerini, yayılma ihtimaline karşı, siyasi iktidarın polis ve yargı aracılığıyla bastırmasını sessizce onaylıyorlar.

Oysa, bir ekonomik krizi yönetmenin birinci koşulu, krizin maliyetinin adil paylaştırılması, toplumun her kesiminin de buna güven duymasıdır.

George Orwell, 23 Temmuz 1941 yılında savaş koşullarının iyice ağırlaştığı, gıdanın karneye bağlandığı ve birçok yiyeceğin karaborsaya düştüğü İngiltere’ye yardım olarak gelen birkaç gemi yüklü portakalın dağıtımı üzerine Daily Express’te (*) şöyle yazar:

“Acaba o portakallardan kaç tanesi Londra’nın arka sokaklarındaki çocuklara ulaştı? Eşit paylaşılsa, bütün nüfusa kişi başına ancak bir ya da iki portakal düşerdi. Vitamin açısından hiçbir fark yaratmazdı; ama ‘eşit fedakarlık’ konulu konuşmalara bir anlam verirdi...

Deneyim, adil davranıldığını hissettiği sürece insanların hemen her şeye katlanabildiğini gösteriyor…

Peki, hiçbir mahrumiyet çekmeyen küçük bir azınlık gözlerinin önündeyken bunu neden yapsınlar, bunu yapmalarını nasıl bekleyebilirsiniz?

Ulusal dayanışmamız, kriz anında her şeye büyük kısıtlamalar getirme zorunluluğu doğduğunda sınanacaktır…

Genel olarak eşit fedakarlığın laftan ibaret olmadığını kanıtlarsak güvende oluruz.”

Orwell, bu satırları savaş yılları için yazmış. Ekonomik krizlerin de savaş yıllarından farkı yoktur. Genel yaşam standardını düşürmeden krizden çıkmak mümkün değildir.

Daha az tüketecek, daha çok çalışacak ve daha çok üreteceğiz. Tabii ki maliyetin eşit ve adil paylaşılması koşuluyla!..

Ücretlerini, sosyal haklarını zamanında almadıkları için direnen işçileri “terör” gerekçesiyle tutuklar, çalışanların hukukunu acımasızca çiğnerken, egzotik ithal meyvelerle donanmış büfeler eşliğinde görkemli davetler vererek, pahalı uçaklara binerek ve iş adamlarına verilen siyasi garantiler ile “aynı gemideyiz” söylemiyle kriz yönetilemez.

Olsa olsa güvensizlik daha da derinleşir ve kriz yönetilemez hale gelir.

 

(*) George Orwell, Faşizm Kehanetleri ( Türkçesi: Aylin Onacak) Sel Yayıncılık 2017

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.