Krizler ve faşizm

Prof. Dr. Erik Jan Zürcher, Yavuz Baydar ile yaptığı söyleşide Baydar’ın “Türkiye’yi yeniden demokrasi rayına sokmak için uzun vadede sizce en akılcı strateji nedir?” sorusuna, “Tek kelimeyle: Ekonomik kriz” cevabını veriyor.

Zürcher’e göre “...AB artık 25 yaşına gelmiş Gümrük Birliği’nin modernize edilmesini ve vize rejimini Türkiye’deki bağımsız kurumların güçlendirilmesi koşuluna bağlayarak önemli bir rol oynaya da bilir...bu strateji yine de, halen Türkiye’de yaşanmakta olan türden, bir çeşit çağdaş faşizme kayışı durdurabilir, hatta kısmen geri bile çevirebilir.” diyor.

Profesör Zürcher uzun vadede haklı olabilir. Ama kısa vadede ekonomik krizin, dış kaynak bağımlılığı nedeniyle faşizme kayışı durdurması pek olası gözükmüyor. Çünkü bağımsız kurumların güçlendirilmesi Erdoğan’ın iktidarı paylaşması demektir ki, Erdoğan tüm adımlarını gücü paylaşmak için değil, kendi elinde toplamak için atmıştır. Üstelik Erdoğan, kitlelerin tek adam yönetimine rızasını daha güçlü, daha zengin, daha demokratik bir Türkiye vaadi ile almıştır ve mülteci kozu, Erdoğan’ı Avrupalılar karşısında dokunulmaz kılmaktadır.

Ekonomik krizin bunalttığı kitlelerin yerleşik düzene öfkelerinin artması kaçınılmazdır. İronik bir biçimde Erdoğan da gücünü bundan alıyor. 17 yıldır iktidarda olmasına rağmen, kitleleri yerleşik düzene karşı olduğuna ikna etmiştir. Dahası kitlelerin öfkesini başta parlamento olmak üzere kapsayıcı demokratik kurumlara yönlendirmiştir. Parlamentonun uzun ve karmaşık karar alma mekanizmaları, yargının denetim işlevi, bağımsız kurumların teknokratik yapısı hep sorunlara hızlı çözüm bulmayı önleyen ayak bağları olarak sunulmuş,  kitlelerin öfkesi kurumlara, uzlaşmayı önceleyen merkez partilerine, aydınlara ve dış güçlere çevrilmiştir.

Bugün, 2008 global krizinden sonra devletlerin kaynaklarını finans sermayesini desteklemeye kaydırması ve bölgesel savaşlar ile iklim krizinin yol açtığı büyük nüfus hareketleri, ABD’den Avrupa’ya, Rusya’dan Hindistan’a birçok yerde faşizmi besliyor. Ve faşizm her yerde, medya özgürlüğü başta olmak üzere, sivil özgürlük alanlarını daraltarak ve kurumları tahrip ederek yerleşiyor.

Krizin nedeni globalleşme olarak yaygın kabul görürken, karşıtı olarak yerli ve milli olmak söylemiyle, karizmatik popülist liderler demokrasilerin çoğulculuğunun ve kapsayıcılığının altını oyuyor. Üstelik çalışan kesim 20.yüzyıldaki gibi örgütlü değil artık.

Savaşlar, doğal felaketler, büyük bir mülteci akını ve ağır bir ekonomik kriz, toplumların yıkıma karşı genellikle güçlü bir otoritenin arkasında toplanmalarıyla sonuçlanır. Çünkü kırılgan bir barış ortamı ve her geçen gün derinleşen ekonomik kriz toplumsal güveni yok eder. Güvenin yok olduğu toplumlarda güçlü bir otoriteye sığınma ihtiyacı kaçınılmazdır ve bu da faşizmin aradığı fırsattır.

Çoğu kez ‘yeniden büyük bir güç’, ‘iddialı bir devlet olma’, ‘sorunları tek elden hızlı kararlar alarak çözme’, ‘şanlı geçmişe ya da özüne dönme’, ve ‘yabancılara’ karşı topyekün mücadele’ gibi vaatlerle kapımızı çalar faşizm...Aslında yok olduğunu sandığınız bakteriler gibidir. Uygun ortamı bekler ve siz tam onu unuttuğunuz anda karşınıza çıkar. Çünkü, sosyalizm, komünizm ve kapitalizm gibi ideolojik değildir. Kitlelerin ruhunu okşayan bir popülizm, karizmatik bir lider, aydın düşmanlığı, yerleşik düzene başkaldırma, daha güçlü bir ülke için yerli ve milli olanı kutsayan bir yabancı düşmanlığı, toplumun güvenliği gerekçesiyle  tüm sivil yaşamı kontrol altına alma ve çok hızlı karar alma mekanizmasıyla tüm sorunları parmak şaklatarak çözme vaadi faşizmin güç kazanması için yeterlidir.

Çoğunluk faşizmi korkutucu görselliği, siyah çizmeleri, kahverengi gömleklileri, svastika haçları, toplama kampları ile tanıdığı için, faşizm denince akıllara Hitler, Mussolini ve Franco gelir.

Oysa, özgürlüklerin vatanı bildiğimiz ABD’de dahi faşizm, her uygun bulduğu savaş ve kriz ortamında saklandığı kuytudan çıkmıştır.

ABD Başkanı Wodrow Wilson, “Hükümet, zamanın gerektirdiği her şeyi yapabilir” sözüyle Mussolini’ye dahi ilham kaynağı olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın açtığı yoldan yürüyen Wilson, hedefe ulaşmak için her yolu meşru saymış ve devletin tüm sivil toplumu yönlendirdiği ve kontrol ettiği bir yapı kurmuştur. Wilson döneminde kurulan Savaş Sanayi Kurulu pek çok özel şirketi devletleştirmiş, üretim kotaları koymuş, fiyat ve ücret kontrolleri uygulamış, ifade özgürlüğü ve muhalefeti sınırlamak için ‘İç Karışıklık’ yasalarını yürülüğe koymuştur. Dönemin savaş koşulları nedeniyle göçmenlere ve yabancılara yönelik Palmer Baskınları düzenlenmesi ve yargının devre dışı bırakılması Amerikalıların çoğunluğunun onayıyla ve desteğiyle yapılmıştır.

Wilson’ın ilericilik olarak adlandırdığı faşist uygulamalar, 1921-1929 döneminde Harding-Coolidge yönetiminde askıya alınmış, ama  daha sonra 1929 Büyük Depresyon zamanında yeniden hortlamıştır.

1929 Depresyonu sonrasında demokratik yasalardan ziyade, Wison’ın 1917 yılında yürürlüğe koyduğu Düşmanla Ticaret Yasası, Casusluk Yasası ve İç Karışıklık Yasaları uygulanmıştır.

O yıllarda Hoover’in ekonomik müdahaleciğinin sınırları yoktu. Bu müdahalecilik  Franklin D. Roosvelt (FDR)  zamanında daha da artmıştır. Mesela FDR, Düşmanla Ticaret Yasası’na dayanarak vatandaşların ellerindeki altınlara el koymuştur. İç huzursuzluklar bahane edilerek Sivil Koruma Birlikler’i kurulmuş, bu birliklere milyonlarca sivil alınmış ve askeri kamplarda eğitimden geçirilmiştir. 1933 yılında Ulusal Endüstriyel İyileştirme Yasası çıkarılmış ve NRA (Ulusal İyileştirme Yönetimi) kurulmuş, bu çerçevede bir çok özel işletme devletleştirilmiş, rekabeti ortadan kaldırmak için fiyatlar suni olarak artırılmış, ücret ve fiyat kontrolleri had safhada uygulanmış; toplumsal yaşamın planlanması için ifade özgürlüğünü kısıtlayan bir çok yasa çıkarılmıştır. Federal İletişim Komisyonu aracılığıyla iletişim, haberleşme ve muhalif örgütler denetlenmiş ve Amerikayı korumak adına devletin bireyler üzerindeki kontrolü her alanda artmıştır.

Bugüne gelince, günümüzde, demokrasilerde dahi devletlerin gücü daha kapsamlıdır.Dijitalleşen dünya devletlerin eline geniş imkanlar vermiştir. Bugün çok daha karmaşık olan ticaret, finans, vergi ve ceza mevzuatı iktidarların muhaliflerini susturmak için kullanacağı meşru ve çok etkin araçlardır. Güvenlik güçleri daha donanımlı, buna karşılık demokrasileri koruyacak sivil toplum daha örgütsüz ve güçsüzdür. Ekonomik krizlerin tekrarlanma sıklığı artmıştır. Finansal varlıkların değeri reel varlıkların 6-7  katına ulaşmıştır. Yeni krizler kapıdadır. Bu nedenle krizlerden beslenerek ete kemiğe bürünen faşizm yakın ve açık tehlikedir ve demokrasiler, Avrupa’da dahi, her zamankinden daha çok savunmasızdır.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.