Yapay faizin faturası: Ekonomi çöküş sarmalına girdi

Son altı haftada liraya karşı yüzde 10’a yakın değer kazanan dolar tüm dikkatleri üzerine toplasa da Türk ekonomisindeki tek kötü haber bu değil. Sonuçları itibarıyla dolardan daha yıkıcı hasar bırakan faiz oranları pek gündeme gelmese de, tıpkı dolar gibi keskin bir yükseliş trendine girmiş durumda.

Hazine bonolarından mevduata kadar birçok enstrümanın faizi, krizin en derin hissedildiği aralık sonundaki seviyelerine yükseldi.

Yüksek faiz, durgunluk ve işsizlikle pençeleşen Türk ekonomisi ve geri dönmeyen kredi batağına saplanmış Türk bankaları için kötü bir haber olarak yorumlanabilir. Ancak her zaman daha kötüsü vardır. Tıpkı artık doları durdurmak için verdiği rekor düzeydeki faiz artık yeterli olmayan ve Merkez Bankası rezervlerini eritmiş bugünlerdeki Türkiye’nin düştüğü hal gibi…

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve damadı Berat Albayrak’ın kontrolündeki Türk ekonomisi 31 Mart seçimlerinden sonra ülkenin düştüğü siyasi çıkmazın bir benzerini yaşıyor. Seçim öncesi aylar boyu suni olarak, hatta polisiye tedbirlerle düşürülmeye çalışılan döviz-faiz-enflasyon üçgeninde nisan ayıyla birlikte şok kırılmalar yaşandı.

Mart başında 5.20 TL’nin altında olan dolar cuma günü 6 TL’ye dayandı. Benzer şekilde ülke ekonomisindeki canlılığı sembolize eden ticari krediler için gösterge niteliği taşıyan iki yıllık Hazine tahvilleri aynı sürede üç puandan fazla arttı ve yüzde 21’lere yükseldi.

Ülke ekonomisi için siyasi gerilimin bitmesi ve toparlanmaya katkı sağlaması beklenen 31 Mart sonrası dönem ise tahminlerin tersine istikrar yerine, daha büyük belirsizliklerin kapısını araladı.

Piyasalardaki çalkantılar nedeniyle ödenen bedeller bununla da sınırlı değil. Marketteki fiyatlamalara bağlı olarak son iki haftada mevduat ve dolayısıyla kredi oranlarında da hızlı bir yukarı dönüş başladı.

Türkiye’deki yatırımcılar sadece üç ay içinde 20 milyar dolar döviz alıp bankalara park ederken, ülkede yüzde 54’e ulaşan tasarruf dolarizasyonuna çözüm için, bankalar 19 Nisan haftasında TL mevduat faizlerine vadeye göre 1.1-2.6 puan arasında zam yapmak zorunda kaldı.

Buna paralel olarak ticari kredi faizleri aynı hafta içinde 1.6 puan artışla 26.5’e çıktı. Oysa kamu bankalarının dağıttığı ucuz borçların da etkisiyle ticari kredi faizleri 15 Mart’ta ortalama yüzde 21’e kadar gerilemişti.

Ülke ekonomisinin toparlanabilmesi için kritik önemdeki kredi faizleri 18 Ocak’ta Hükümet desteğiyle yeni bir kredi genişlemesinin başlatıldığı yüksek seviyelere geri dönmüş oldu.

Söz konusu faiz oranlarının yol açtığı ekonomik daralma ocak ayında işsizliği yüzde 14.7 ile 2009’daki küresel krizden sonraki en yüksek seviyeye çıkarttı. Daha da dramatik olarak gençler arasındaki işsizlik yüzde 26.7 gibi rekor bir seviyeye ulaştı.

Bu nedenle yaşananlar son derece olumsuz. Ancak işin daha da kötü yanı, bu kez ocak ayında olduğu gibi faizlerde düşüş değil tersine yeni bir yükseliş dalgasının daha güçlü olasılık olarak Türk ekonomisinin önünde duruyor olması. Bu durum Merkez Bankası’nın hafta içinde yüzde 24 (yıllık bileşik yüzde 27) olan gösterge faizi değiştirmemesine rağmen doların çıkışına devam etmesiyle net şekilde görüldü.

Daha birkaç hafta öncesine kadar bu yıl Merkez Bankası’nın 4-6 puanlık faiz indirimi yapabileceğinden bahseden piyasalar da bile şaşkınlık yaratan bu gelişme, faiz indirimi beklentisini rafa kaldırırken, yeni bir faiz artırımı beklentisinin doğmasına da neden oldu.

Goldman Sachs Merkez Bankası’ndan 1.5 faiz artırımı beklerken, Kanada’nın ikinci büyük bankası Toronto Dominion, Merkez Bankası’nın bu yıl gösterge faizi yüzde 30’a çıkartacağı gibi iddialı bir öngörüde bulundu.

Bu iddialı yaklaşımların havada kalmaması da ilgi çekici. Çünkü Bloomberg’de hafta sonu yayınlanan bir habere göre bu haftadan başlayarak, en az altı Türk bankası yatırımcılarını dolardan TL’ye döndürebilmek için yeni bir mevduat faizi artışına hazırlanıyor. Elbette ki altı bankanın yapacağı faiz artırımı zaten kısıtlı kaynaklar için rekabet halinde olan diğerleri için de bir tetikleyici etken olacak.

Tüm bu gelişmeler Türk ekonomisi açısından öncelikle bilinen bir tecrübenin altının tekrar ve güçlü şekilde çizilmesini gerektiğini gösteriyor: Faizlerin zorla düşürülemeyeceği, suni yollarla düşürülen faizin kısa süre sonra tekrar ve daha şiddetli şekilde geri dönerek başlangıçtaki duruma göre daha yüksek bir bedele neden olacağı.

Aslında Türkiye zaten benzer bir tecrübeyi 1994 ve bir ölçüde 2001 krizlerinde iliklerine kadar yaşamıştı. Ekonomi yönetiminin bu gerçekleri bilerek aynı hatayı tekrarlaması belki de zaman içinde kendiliğinden düzelecek işleri daha da zora sokmuş oldu.

Kuşkusuz bu faiz yükselişinin zaten var olan derin durgunluğu daha da artırmak gibi ağır bir bedeli olacak. Bu nedenle Türkiye’nin önümüzdeki günlerde daha yüksek işsizlik oranlarına doğru yelken açması sürpriz olmayacak.

Ayrıca bankacılık sektörünün yeniden yapılandırdığı kredilerin bile ekonomideki kötü performans nedeniyle batık sayılacağı günler de pek uzak sayılmaz. Siyasi iktidar baskısıyla kurtarılmak istenen şirketlerin bile, mevcut ekonomik şartlarda yaşatılabilmesinin imkansız olduğu anlaşılacaktır.

Bunlar elbette ki yeni kur, faiz ve enflasyon şoklarını hazırlayacak sarmallar da üretebilir. Döviz rezervlerinin tükenmesi ve hali hazırda bu yılı bile çıkartamayacağı anlaşılan devlet bütçesindeki çöküş gibi unsurlar da şoklar arasındaki sürenin kısalması ve krizin şiddetlenmesi için ekstra bir katkı sağlar.

Deneyimler bir kere kur-faiz-enflasyon sarmalına girip çöküşe geçen ekonomilerin ancak güçlü bir dış destekle ayakta kalabildiğini gösteriyor. Ancak hali hazırda Türkiye açısından böyle bir seçenek görünmüyor.

Belki de, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim sonrası hemen her konuşmada yinelediği, ekonomik zorlukların maliyetini 82 milyonluk Türk halkı tarafından ödeneceği ve bunun için toplumsal kenetlenmenin şart olduğu yönündeki sözlerin perde arkasında bu gerçekler yatıyordur. Vakit, Türkiye için ödeme vaktidir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar