Eleştiri ve saygı

“Sen kim oluyorsun da ….” diye başlayan bir cümle belli bir anlayışın işaretidir: Bazı şeyleri bazı kimselerin yapamayacağının ilanıdır. Örneğin, soru soramaz, eleştiride bulunamaz.

Yalnız Türkiye’de değil, Rönesans ve Aydınlanma hareketlerini yaşamamış, yıllarca süren toplumsal mücadelelerinden sonra “demokrasi” denen yaşam biçimini içselleştirmemiş toplumlarda eleştiri kültürü de gelişmemiştir. Ya da kısmen gelişmiştir. Arada yaşanır, sonra yine geleneksel “tıynet” uygulanır.

Geleneksel toplumlarda eşitlik kavramı da revaçta değildir; toplumca benimsenen ille de “saygı”dır.  Türkiye’ye bakarsak, bu eleştiri-saygı ilişkisi ilginçtir. Örneğin, birileri çıkar, en doğal şeyi söylercesine, “Sen kim oluyorsun da Türkler konusunda laf ediyorsun!” demesi hiç şaşırtıcı değildir. Saygı beklenir! “Batı” da öyle kınanır.

Bu “saygı” kavramı özeldir ve hiyerarşik bir sosyal yapının sonucudur. Kimileri üsttedir, kimileri alttadır. “Saygı” çok yaygındır, her yana sinmiştir. Askerler arasında alt “her an” üstün’ün karşısında esas duruştadır. (Eskiden kuaförde bile subayların eşleri saçlarını yaptırmak için kocalarının rütbesine uygun bir sırayı izlerler diye okumuştum; hala öyle midir, bilmiyorum!).

Ahmet, Ahmet Bey’e, Ahmet Bey de Ahmet Beyefendi’ye saygıyı kusur etmez. Tersi pek geçerli değildir. Öğrenci öğretmene fazla soru soramaz, ondan laf dinlemesi beklenir. Küçükler büyüklerin, büyükler yaşlıların önünde saygıyla susarlar. Evin içinde kimin “efendi” olduğunu herkes bilir, bilmeyen varsa bedelini öder: çocuksa kulağı çekilir, kadınsa usulüne göre dövülür, olmazsa daha kötüsü de olabilir. Çünkü laf dinlememek saygısızlık, saygısızlık da hakaret sayılır. Hele boşanmayı istemek büyük saygısızlıktır.

Eleştiri de, sonunda bu hiyerarşik saygı dünyasının içinde yerini bulur – maalesef. Eleştiri saygısızlık olarak algılanır. Çünkü eleştiri bir “üst-ast” ilişkisi olarak yaşanır ve eleştirilen, “ast” konumuna konduğunu hisseder. Hele kendini otorite sayıyorsa otoritesinin tanınmadığını algılar. Otorite, görüşünü belirler ve buna saygı duyulmasını bekler. Genç kıza babası “bu akşam evden çıkmayacaksın” dediğinde kızın “neden?” diye sorma hakkını kullanmaya kalkıştığında, baba “hesap verme” durumunda kalır. O zaman da hiyerarşi sarsılır. Şamarı patlatınca da gelenek yara almadan düzen yeniden sağlanır. 

Bu eleştiri-saygı ilişkisi üç düzeyde düşünülebilir. En üst düzeyde, vatandaş (tebaa)-devlet ilişkilerinde: padişaha, lidere, reise vb. saygı ve ayrıca buyruklarına uyum beklenir. Bu “üst”, devlet olarak algılandığı için saygıda kusur edenler artık “vatan haini” sayılmaları gündeme gelir. Soru sorulduğunda “devletin” çok kızdığını ve kötü kötü baktığını arada görüyoruz zaten.               

Bir alt basamakta, herhangi bir kurumun, şirketin, dükkânın, işporta tezgâhının başındaki insanlar gelir. Duruşlarından bir “baş” oldukları hemen belli olur. Saygıda kusur olursa otoritelerini sonuna kadar kullanır karşılık verirler.  Onlara saygı duyulması gerekir, malum,  milli tıynet meselesi…

En altta insan ilişkileri yer alır. Genel yapı geleneksel olunca, saygı/eleştiri bu düzeyde de yaşanır. En önemlisi, soru sormanın edindiği anlamdır. “Altta” olanın soru sorma hakkı kalmadığında, herhangi biri herhangi bir soruyu sorunca, “üst benim” mesajını vermiş gibi oluyor. Tabii o zaman da “sen kim oluyorsun da…” tepkisi doğuyor. Hesap sormak “ben üstüm, hiyerarşiyi tanımıyorum” demek oluyor.

Böylece, pek farkında olmadan, toplum eleştirel olmaktan saygılı olmaya yöneliyor. Üst olanın (öyle sayılanın) önünde ayak ayak üstüne atılmasının, huzurunda ceketi ilikli üste dönük pavurya gibi yan yan yürünmemesinin saygısızlık sayılması da bundan dolayıdır. Hele şoförün kapıyı açmaması, “başın” bir fıkrasına gülünmemesi, bir cümlesinin sonunda durakladığında alkışlanmaması kötüye yorumlanır. Farkında olmadan, neme lazım denir, eski usul sürdürülür.  Eskiden “el pençe divan durmak” derlerdi, şimdi “saygılı olmak” diyoruz.

Toplum, saygılı insanlar bir yanda, vatan hainleri, saygısızlar, ahlaksızlar, kendini bilmezler öte yanda olarak ikiye ayrılmış gibi. Bu anlayış devlet katından, mahalleye ve evin içine kadar sinmiş sanki. 

Bu eleştiri/saygı anlayışı şahsen beni çok düşündürmüştür. Acaba saygısız bir toplum mu kurmalı? Korku ile ilişkilendirilmeyen eleştiri nasıl sağlanır diye düşünürüm, ancak bazı saptamaların dışında fazla bir şey üretemiyorum. Ayrıca bunu yaparken acaba nasıl bir saygısızlık ediyorum endişesini de duyuyorum. Herkes öylesine hassas olmuş ki, hiç kimse bir sorunun veya eleştirinin karşısında “daha aşağı” hissetmek istemiyor.  Ben de kendime sorarım arada sırada: “Ben kim oluyorum da bu işlere soyunuyorum?” diye.

Hepinize, gönüllü duyulan ve eşitler arasında yaşanan saygılar dilerim. Saygılarımla!

(Bu yazıyı aylar öncesinde yazmıştım. O ara ayak ayak üstüne atan bir genç alenen azarlanmıştı, soru soran gazeteci tehdit edilmişti, kapıyı açmayan şoför işinden olmuştu. Araya başka olaylar girmiş yazı rafta kalmıştı. Sonra Peygambere saygı duyulmadığı için Fransa’da bir insanın başı kesildi.  Saygı talebi artık her suçun özrüne dönüşmüş.)


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.