Ertuğrul Günay
Şub 20 2018

'Eleştiriye tahammül etmeyen bir toplum gelişemez!'

Sayın Erdoğan, 1 Şubat 2009'da sayın Çetin Altan'a 'Kültür ve Sanat Ödülü' sunarken "Eleştiriye tahammül olmadan yol alamayız. Demokrasinin temeli her düşünceye saygı duyulmasıdır. Türkiye artık düşünceyi mahkum eden bir ülke değildir" diyordu.

"Eleştiriye tahammül olmadan yol alamayız. Söz olmadan, yazı ve fikir olmadan uygarlık iddiamızı gerçekleştiremeyiz.

"Farklı düşünmek asla birbirimizi anlamaya, en azından anlama çabası göstermeye mani olmamalıdır.

"Demokrasinin temeli tahammül duygusudur. Eleştirel aklın, farklılıklar arasında diyaloğun geçerli olmasıdır. Her türlü düşünceye saygı duyulmasıdır.

"Bugün mutlulukla ifade ediyorum, Türkiye artık ne Çetin Altan'ı 300 kez mahkeme kapılarına çağıran ve düşünceyi mahkum eden bir Türkiye'dir, ne de Nazım Hikmet'i 12 yıl boyunca hapishanelerde tutan bir Türkiye'dir."

Bu sözler, dönemin Başbakanı sayın R. Tayyip Erdoğan'ın, 1 Şubat 2009'da yazar sayın Çetin Altan'a  "Kültür ve Sanat Büyük Ödülü" takdim ederken yaptığı konuşmadan birkaç cümle. Konuşma, özgürlük, hukuk, hukuk devleti, çoğulculuk vurgularıyla sürüp gidiyor.*

Yazılarından ötürü hakkında yaşamı boyunca yüzlerce dava açılan Çetin Altan, bu davalar nedeniyle üç kez tutuklanmış, iki yıl kadar da tutuklu kalmıştı. Sayın Başbakan, 2009'un başındaki ödül töreninde yazarların, sanatçıların ve düşünürlerin yazı ve düşüncelerinden ötürü yargılamalara, tutuklamalara maruz kalmayacağını söylüyor, Türkiye'nin artık "korkularının  esiri olan bir ülke değil, farklılıklara saygı duyan, özgüveni yüksek bir ülke" olduğunu müjdeliyordu.

Çetin Altan, bu törenden 6 yıl sonra, 2015'de vefat etti.

Ve bu umutlu konuşmadan - neredeyse günü gününe- 9 yıl sonra, geçen hafta, Istanbul'da bir ceza mahkemesi, yazar Ahmet Altan ve Prof. Mehmet Altan'ı, gazeteci yazar Nazlı Ilıcak'la birlikte "ağırlaştırılmış müebbet hapis" cezasına mahkum etti. Neden aynı dosyada yargılandıklarını bilmediğimiz üç sanık daha aynı cezayı aldılar.

Çetin Altan'ın iki oğlu, şimdiye kadar ellerini kağıt, kalem ve kitaptan başka bir şeye sürmediklerine herkesin tanıklık edeceği iki yazar; biri kitapları dünya dillerine çevrilen bir edebiyatçı, diğeri önemli bir bilim insanı.

Nazlı Ilıcak da mücadeleci kimliğiyle tanınmış, kıdemli bir gazeteci.

Sürekli yazan, yazılarında siyasal konulardan uzak durmayan kişilerin, yazı ve düşüncelerinin herkesi mutlu etmeyeceği, bazı tepkilere, öfkelere, giderek husumetlere maruz bırakacağı açıktır.

Altan'ların ve Ilıcak'ın da, yıllardır yazan insanlar olarak -haklı haksız- bu tur tepki ve husumetlere maruz kalmış olması doğaldır.

Ama nihayet bunlara verilecek karşılığın oranlı, orantılı olması gerekir. Hakaret ve kişilik haklarına saldırı varsa dava; onun dışında yazıya yazı, söze söz, özetle düşünceye düşünce ile.

Geçmiş yıllarda bu öfke ve tepkiler hele iktidardan geliyorsa, yazı sahipleri soluğu mahkemede alıyor, sonuçta mahkum olmasalar bile, haksız gözaltı ve uzun tutuklamalarla mağdur ediliyorlardı. Osmanlı'dan Cumhuriyete düşünce özgürlüğü mücadelesinin tarihinde bu tutumun çok sayıda, bugün hatırlamaktan hicap duyulacak, ibret verici örneği var.

Sayın Erdoğan, 1 Şubat 2009 günü yaptığı konuşmada artık bu tür haksız uygulamaların sona ereceğini, eleştiriye ve farklı düşünceye tahammülün demokrasinin gereği ve esası olduğunu anlatıyordu. Tören salonunu dolduran her siyasal görüşten insan da, konuşmayı bu nedenle umutla dinlemiş ve alkışlamıştı.

Şimdi tanınmış üç yazar, sadece yazı ve düşüncelerinden ötürü, hukuk sistemimizdeki en ağır cezaya, "ağırlaştırılmış müebbet hapis" cezasına mahkum edildiler. Yazı ve düşüncelerinden başka haklarında bir iddia, suçlama, kanıt ve saire yok.

Bir de dosyada, Anayasa Mahkemesince verilmiş ve yerel mahkemenin -hukuk tarihinde görülmedik biçimde- hem uygulamadığı ve hem de duruşmada okumaktan kaçındığı bir tahliye kararı var.

Onların hakkında bu ağır cezanın verildiği gün, Alman Ajansı adına çalışan ve 300 günden daha uzun süre tutuklu bulunan bir gazeteci hakkında sevindirici bir haber geldi. Türkiye ve Almanya arasında üst düzey siyasi görüşmeler yapılırken ansızın serbest bırakılan DW muhabiri Deniz Yücel, tahliye olduğu gün özel uçakla Almanya'ya gitti.

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının arkasında onların hukukunu koruyacak, haklarını savunacak başka kimse, devlet, kurum, makam yok. 

Onların sığınacağı tek melce hukuk ve adalet!

O yüzden, -deneyimli bir hukukçu ve sorumlu bir yurttaş olarak- umuyorum ve diliyorum ki, sadece hukukçuların değil, tüm kamunun vicdanında derin sorgulamalar açan bu ve benzer kararlar, fazla uzamadan üst yargı mercileri tarafından düzeltilir, düzeltilecektir.

Türkiye yargısı yakın geçmişte sırtını siyasal iktidara dayamış görünen, ama aslında kendi kamplarının hesaplaşmalarını sürdüren anlayışlardan çok çekti.

Daha işin başında bu tür önyargılı ve toptancı tutumların vereceği zararlara işaret ettiğimiz zaman** duymazdan gelenler, sonra bütün o yargılamaları  'düzmece' ilan ettiler. Bu öngörüsüz anlayış ve haksız uygulamaların bedelini hem toplum, hem de bütün kanatlarıyla siyaset ödedi.

Aynı yanlışları tekrar etmek veya tekrarına göz yummak, ülkeye ve topluma iyilik etmek değildir.  
-------------------------------------------------------------------------------------------------------
*Konuşmanın daha geniş metnini, Google'da "Çetin Altan Tayyip Erdoğan Ödül Töreni" yazarak çeşitli başlıklar altında bulabilirsiniz.
 
**Bu uyarıların basına yansımış bir örneği için arama:
"Bakan Günay: 12 Mart'a benzemesin"

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar