Yahya Madra
Mar 06 2018

Erdoğan’ın askeri-enerji-sanayi kompleksi

Türkiye’nin ekonomi politiğinin tam merkezinde koşullara göre değişen ve çelişkiler barındıran bir devlet ve finans ittifakı yer almaktadır. Değişiklik gösteren etki dereceleri ve süreçlere müdahil olma kapasiteleriyle bu iki kurum ittifaklarını üç temel sektör üzerinde kurmuştur: inşaat, enerji ve savunma.

Neden diğer sektörlerin değil de tam olarak bu üçünün merkezî bir konuma geldiğini ve devlet ile finans arasındaki ittifak açısından bu sektörlerin yarattığı yeni çelişkileri incelemekte yarar var.

İnşaat, bir yatırım ve istihdam alanı olduğu gibi aynı zamanda bir finansallaşma kanalı. Erdoğan inşaat sektöründe büyümeyi sağlamak için finansa bağımlı. İnşaat sektörünün konut kısmında finans sektörü hem inşaat şirketlerine hem de konut kredisi ile ev sahibi olmak isteyen hane halkına hizmet veriyor.

Altyapı kısmında ise finans ile devletin ittifakı çok daha görünür hale geliyor. Burada devlet yalnızca projeler (köprüler, havalimanları, tüneller, otoyollar, stadyumlar, şehir hastaneleri… vb.) üreten bir “girişimci” olmakla kalmayıp aynı zamanda (ABD’lilerin “hiçbir yere ulaşmayan köprü” dedikleri) iktisadi olarak gerçekleştirilmesi gereksiz ya da hatalı olan devasa projelerin yüklenici (yani, bilmem kaç on yıl boyunca asgari bir gelir garantisi karşılığında ihalelere giren) şirketlerine Hazine garantisi sağlayan kurum olma rolünü de oynuyor.

Ancak büyümenin bu şekilde devamlı olarak dışarıdan gelen sermaye akışına bağımlı olması Türkiye’nin ekonomisini devalüasyon riskine daha da fazla açıyor: Artan siyasi risklerle finansman gelişi durmuyor ama gittikçe daha kısa vadeli araçlar ve daha yüksek risk primleri karşılığında devam ediyor. İşte devlet-finans ittifakı tam da bu noktada nahoş bir hâl alıyor ve “faiz lobisi” söylemleri devreye giriyor.

Enerji sektöründe ise farklı bir mekanizma gözlemlenebilir. Burada sorun dış ticaret açığı ve bu açığın kaynağının ise enerji açığı olması. Devlet, ülke içindeki fosil ve su enerji kaynaklarını değerlendirmek için çok saldırgan ve birçok açıdan da akılcı olmayan bir hafriyatçılığı zorluyor. Aslında birçok hidroelektrik santral projesinde asıl amaç enerji açığını çözmekten çok ihalelere katılacak şirketlere iş imkânı yaratmak gibi görünüyor.

Azerbaycan, İran, Irak, Suriye ve şimdi de Kıbrıs’ın güneyinde petrol ve/veya doğal gaz bulunduğunu düşünürsek, Türkiye’nin bu enerji açığının Erdoğan’ın kendi muhafazakâr Sünni tabanı ile milliyetçi ve ulusalcılardan derlediği ilhakçı (irredantist) koalisyonun hayallerini nasıl kamçıladığını daha iyi anlayabiliriz.

Ama Türkiye kendi topraklarında petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip olmasa da boru hatları, limanları ve rafinerileri aracılığıyla gene de enerji piyasasından bir pay kapabilir. Türkiye’nin dünyadaki en büyük ikinci enerji tüketicisi olan Avrupa ile Kafkaslar ve Batı Asya enerji havzası arasındaki stratejik konumu düşünülürse, bu sektörde hâlâ birçok kârlı iş fırsatı bulunuyor.

Ancak bu fırsatlar kaynak savaşlarının küresel jeopolitik matrisinin dibine kadar gömülü oldukları için bunları yalnızca savaş makinelerini harekete geçirebilen, egemenlik alanını kendi sınırlarının dışına doğru yansıtabilen ve bu tür devasa projeleri fonlayabilmek için finans sektörüne garantiler sunabilen devlet benzeri aktörler değerlendirebilir. Başka bir deyişle, bu tür enerji projeleri (çokuluslu dev holdingler de dâhil olmak üzere) kapitalist şirketlerin sınırlarını çok aşan kapasiteler gerektirmektedir.

Erdoğan’ın şirket-egemen tasavvurunun bu tür alt-emperyalist hırslarını fark etmek bize aynı zamanda Türkiye’nin ilk bakışta kimsenin pek bir anlam veremediği Varlık Fonu’nun rolünü daha iyi anlamamıza da yardımcı olabilir.

Anlaşılan, düzenleyici kurumların denetimi ve Hazine bütçesinin dışında hareket eden paralel bir teminat toplama mekanizması olarak Varlık Fonu’nun Türkiye’nin tam da bu türden devasa enerji aktarım projelerine ve yukarıda inşaat alanında gerçekleştirilmeye çalışılan “çılgın” projelere kaynak sağlama işlevi görmesi amaçlanıyor.

Türkiye’nin enerji aktarım projelerine olan ilgisinin Suriye’deki savaşının her aşamasıyla girift bir şekilde ilişkili olduğunu fark etmemek mümkün değil. En son olarak Afrin’e saldırmadan hemen önce Türkiye, Rusya’nın Gazprom şirketiyle Türk Akımı ile ilgili bir anlaşma imzalamıştı.

Ancak dikkatli okurlar hatırlayacaktır, bundan çok değil birkaç yıl önce, 2015’in Aralık ayında, Rusya Türkiye’nin IŞİD petrol ticaretindeki rolüne dair kanıt olduğunu öne sürdüğü belgeleri dünya kamuoyuna açıklıyordu. Ve tabii Suriye Demokratik Güçleri, Koalisyon Güçleriyle birlikte çalışarak Fırat’ın doğusunun ve Rakka’nın güneyindeki petrol kuyularının denetimini ele geçirdikten sonra Türkiye’nin kendi boru hatları, rafinerileri ve limanları aracılığıyla Suriye petrolünün aktarımını örgütleme şansı bir hayli azaldı.

Elbette, Afrin’deki savaş sadece bir “kaynak savaşı” değil. Bu savaş, Türkiye’nin kendi iç çelişkilerini kendisini Suriye’deki yıkıcı iç savaşın dışında tutmayı başarmış (ve bu yüzden savaştan kaçan yaklaşık 300,000 Suriye’li için güvenli bir bölge hâline gelmiş) olan ve nüfusunun çoğunluğu Kürt bir bölgeye dışsallaştırma ve yansıtmasını sağlayan bir savaş. Ama bu savaş aynı zamanda bir kaynak savaşı veya en azından Türkiye’nin kendisini küresel kaynak savaşlarına dahil edebilmek için kullanabileceği yegâne mecra.

Erdoğan’ın Askeri-Enerji-Sanayi Kompleksini bu jeopolitik bağlama bir cevap çabası olarak da okumak gerekiyor. Ve evet bu gerçekten de Erdoğan’ın biricik Askeri-Enerji-Sanayi Kompleksi. Damadı Berat Albayrak Enerji ve Doğal Kaynaklar Bakanı. Bir ikinci damadı Selçuk Bayraktar, baş müşterisi Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) olan bir insansız hava aracı şirketinin yöneticisi. Ve Erdoğan’a ilan-ı aşkıyla tanınan iş adamı Ethem Sancak’ın sahibi olduğu BMC şirketi de TSK için zırhlı personel taşıma araçları üretiyor.