Türkiye'nin tavan yapan enflasyonu karşısında üç maymunu oynamak...

 

 

Kasım 2017'de Türkiye'nin tüketici fiyat enflasyonu (TÜFE) kaçınılmaz olarak bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 13 artış gösterdi ve son 14 yılın en yüksek seviyesine çıktı.

Daha rahatsız edici olansa, çekirdek enflasyon şu an bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 12 artışla seyrediyor. Küresel petrol fiyatlarının yükselmesi nedeniyle ulaştırma grubunun fiyatlarının artması (bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 18.6 arttı) ve sene başından beri hükümetin önünü almaya çalıştığı yüksek gıda fiyatları (bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 15.8 arttı) Kasım ayının bu kötü rakamlarının sorumluları olarak öne çıkıyor. Lira seviyesindeki değer kaybının devam etmesi de yüksek maliyetin ülke geneline yansımasında önemli rol oynadı.

Şekil 1: Artan Türk Enslasyon Yapışkanlığı

         

Kaynak: Turkey Data Monitor

Kasım enflasyon rakamlarının açıklanmasının ardından Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Twitter hesabından, enflasyondaki beklenmedik artışın sebebinin temelde işlenmemiş gıda fiyatları olduğunu yazdı ve bu durumu “geçici” olarak nitelendirdi.

Aslında Sayın Şimşek, sene başından beri başkanlığını yaptığı Gıda ve Tarımsal Ürün Piyasaları İzleme ve Değerlendirme Komitesi tarafından alınan yapısal önlemler" sayesinde hükümetin enflasyonda Aralık ayı boyunca yaşanan ve sonrasında da devam edecek olan sürekli düşüşü beklediğini söyleyerek içimize su serpti.

Yine de, yüzde 3.5 artışlık yükselen piyasa ortalamasının neredeyse dört katı artan Türkiye'nin yüksek enflasyonunun arkasındaki matematik o kadar da basit değil. Tabi, Merkez Bankası'nın yüzde 5'lik uzun vadeli enflasyon hedefi dikkate alınırsa. Bakanın iddia ettiğinin tersine, son dört yılda yapılan bir dizi siyasi hatanın sonucu olarak enflasyon sarmalı kontrolden çıktığından beri yüksek enflasyon Türkiye için geçici bir durum değil.

Şekil 2: Yıllar içinde Yükselen Piyasa Enflasyonu, yüzdelik

Kaynak: Bloomberg

Para birimi şoku, yaz aylarından beri enflasyonu kızıştırıyor, ki bu doğru. Türkiye'nin ithale dayalı imalat sektörü, bir yanda lira değer kaybederken diğer yanda ithalat maliyetlerindeki artış ve kendini devam ettiren bu döngü enflasyon ivmesini besliyor.

Ancak piyasa gerginliğini tırmandıran Fed'in kati duruşu ile yaklaşan Zarrab davası göz önüne alındığında, liranın son çeyrekteki değer kaybı daha yılın başında ufukta belirmişti.

Nitekim, Merkez Bankası, piyasa fonlarının ağırlıklı ortalama maliyetini liradaki dalgalanmalara göre uyarladığı çoklu faiz politikasında "Etkili Borçlanma Oranını (EFR)” daha senenin başında 400 baz puan arttırmıştı. Bununla birlikte, eşit miktarda TÜFE enflasyonundaki artış,  2017 yılı başındaki yüzde 9'dan Kasım ayında yüzde 13'e birlikte geldi.

Türkiye Merkez Bankası'nın, enflasyonun yükselişinden önce olmaktan ziyade yükselişi takiben uyguladığı kademeli faiz artışı, ki bu aynı zamanda EFR'nin sıklıkla dalgalı olduğu için piyasa tarafından "geçici sıkılaştırma" olarak da algılanıyor, etkisiz bir enflasyon hedeflemesi politikasına dönüştü.

Şekil 3: Türkiye Merkez Bankası Finansman Oranı ve Bileşimi

Kaynak: Türkiye Merkez Bankası

Geçici şokların enflasyon beklentilerine zarar vermeden emilmesi için kısa vadede herhangi bir enflasyonist eğilimden kurtulma formülü bir roket bilimi değil. Tabii ki bu formül, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sıklıkla sunmaktan hoşlandığının aksine, enflasyonun daha yüksek oranlara ulaştığının evrensel olarak kabul edilen gerçekle uyumlu olması durumunda geçerli.

Dolayısıyla, yerlerde sürünen enflasyonun ortasında daha pasif davranan Türkiye Merkez Bankası, fiyatlama davranışının kontrolünden çıktığı göz önüne alındığında, bundan sonra proaktif davranması gerekiyor. Bu, son üç ayda yüzde 15'e varan liradaki kaymayı da kapsayacak şekilde hızla başlamalı. Ve tabi ki de bunu yapabilmek için eski ve güzel sorumuza geliyoruz: Merkez Bankası'nın, kanamanın durdurulması için Türkiye'deki reel oranları yükseltme kabiliyeti var mı?

Şekil 4: Türk Lirası – Düşük Performanslı

         

Kaynak: Turkey Data Monitor

Fed'in muhtemelen piyasalarda faiz arttırma oranını 1.5'e çıkaracak olan 25 baz puan daha arttırarak yılın son FOMC'sini tamamlamasından bir gün sonra, Türkiye Merkez Bankası kendi kendi Para Politikası Konseyi'ni 14 Aralık'ta yapmayı kararlaştırdı.

Enflasyon yüzde 13, ortalama fonlama oranı yüzde 12,25 iken; Merkez Bankası, yüksek risk primini hesaplayamadığı ve enflasyon beklentilerini sabitleyemediği için, reel oranları zorlayan eğilimin gerisinde kalıyor. Dolayısıyla Banka'nın, 50 ile 100 baz puanlık payı ile geç likidite fonlama oranını yüzde 12,25 artırarak etkin finansman oranını ayarlama olasılığı yüksek.

Bununla birlikte, temel yıl yakında enflasyonu düşüreceği için, çekirdek enflasyonun başını yüzde 5 hedefinin üzerinde tutarak TÜFE enflasyonu yakında tek haneli rakamlara gerileyecek. Yine de, TÜFE'nin 2018'in birinci çeyreğinde yüzde 10'un biraz altına inmesi nedeniyle Merkez Bankası, 2016 yılının ortalarından bu yana bir süredir yaptığı gibi, etkin finansman oranını da azaltacaktır.

Dolayısıyla, EFR, yaklaşık yüzde 13-13.5'lik seviyesinden, 2018 yılının ilk çeyreğinin sonunda yüzde 9-10'a gerileyecek; 2018 ortalarında gerçekleşebilecek muhtemel bir erken seçim de hükümete yarayacaktır. Bu da bizi Bakan Şimşek'in "enflasyondaki yükselişin geçici olacağı" söylemlerine geri döndürüyor, bu da EFR'nin geçici olarak nispeten daha yüksek tutulacağı anlamına geliyor. Sonuçta, kasvetli döngü devam edecek ve gevşek para politikası göz önüne alındığında, Türkiye için enflasyon çift haneli rakamlarda kalıcı görüneceği için 2018 yılı sonunda TÜFE enflasyonunu en iyi ihtimalle yüzde 10 düzeyine çekebileceğiz.

Türkiye’deki yapısal olarak yüksek gıda enflasyonu hakkında da birkaç şey söylemek gerekiyor.

Çift basamaklı gıda dışı fiyat enflasyonunun da eşit derecede önemli olmasına rağmen, hükümet sıklıkla Türkiye'nin artan enflasyon oranı için gıda fiyatlarını suçluyor. Aslında, son beş yılda küresel gıda fiyatları düşüş eğilimindeyken Türkiye'nin gıda fiyat enflasyonu şok edici şekilde yüzde 70 oranında büyüdü. Böylesi bir eğilim, Türkiye'nin tarım ve gıda perakende sektörlerindeki köklü bazı sorunlarını açıkça yansıtıyor.  

Şekil 5: Türk Enflasyon Ataleti – Gıda ve Gıda Dışı Faktörler

         

Kaynak: Turkey Data Monitor

“Gıda Komitesi” Şubat ayında kuruldu ve Şimşek yönetiminde gıda fiyat değişmezliği için çözüm bulmaya çalışıyor. Komite, hayvancılıkta yüksek yem maliyetleri, hayvancılık destekleme programları, lisanslı depo kullanım modelleri ve yaş meyve-sebze arz zincirine ilişkin yapısal konuları öncelikli konuları olarak belirledi.

Bununla birlikte, Komite'nin ilk adımı, Temmuz ayının sonlarında, 2018 yılının sonuna kadar büyük miktarlarda et ve hayvancılıkta vergiden muaf ithalat yapılmasına izin veren bir dizi kararla geldi. Vergi içermeyen ithalat listesine buğday, arpa, mısır, birkaç bakliyat ve diğer tahıllar da yavaş yavaş eklendi. Kötü haberse, geçmişteki benzer et/hayvancılık ithalatı dönemlerinin hiçbirinde fiyatlar aşağıya düşürülememiş, sonuç olarak evcil sığır boyunun kısalmasına yol açmıştı.

Türkiye'nin gıda fiyat enflasyonunun üretimdeki mevsimsellik göz önüne alındığında önümüzdeki aylarda hafiflemesi bekleniyor, yoksa Şimşek'in liderliğindeki Komite'nin yerel fiyatları disipline etmek için yiyecek ithalatı yöntemini seçmesinden ötürü değil. Yine de uzun vadede, zilyonuncu defa -bu sefer de Gıda Komitesi'nce- bu yapısal sorunlara gerçekten değinecek tutarlı bir tarım ve gıda sektörü politikasının bulunmaması halinde gıda fiyat enflasyonu sürdürülebilir bir düzeye düşmeyecektir. Türkiye, gıda alanında “kendi kendine yeten” olarak kategorize edilen dünyanın ilk on ülkesi arasında yer alabilecek yeterli kaynağa sahip; ancak ithal tarım ve hayvancılık ürünlerine güvenme politikası, gıda fiyat enflasyonunu Türkiye'de yüksek ve uçucu halde tutacak ciddi bir tarım politikası hatasıdır.