Cengiz Aktar
Şub 19 2018

AB’nin Türkiye politikası fiyaskodur

Liste ikili ve çok taraflı forumlardaki siyasi ve ekonomik karar vericiler için oluşturuldu.

Son günlerden iki enstantane: İlkinde, Avrupa parlamenterleri, 2013 yılından bu yana Türkiye’deki toplu çöküş karşısında “ennn derin endişelerini” bir kez daha dile getirmek için biraraya geliyorlar.

İkincisinde, Roma Via Veneto'daki Excelsior'da, devasa altyapı projeleri için Erdoğan'la yemek yemek için koşuşturan İtalyan İşverenler Federasyonu’nun kaymak tabakasından işadamları görülüyor. Leonardo-Finmeccanica, Salini, Astaldi, Italferr...

Hepsi “Büyük Türk”ün önünde sırada…

Avrupalılar üç temel nedenden ötürü Erdoğan'la iş tutmaya hevesliler: İlki, ticareti ve özellikle silah satışını sürdürmek, yerel uzmanlığın eksik olduğu çok kârlı mühendislik projelerine talip olmak. İkincisi Putin'in kucağına düşmesini önlemek için Türkiye'yi NATO'da tutmak.

Üçüncüsü, kısa vadede, mültecilerin, göçmenlerin ve şimdilerde eski cihatçıların Avrupa’ya kitlesel hareketlerini engellemek için Türkiye'nin sınırlarında devriye görevini sürdürdüğünden emin olmak.

İncir yaprağı olarak da, rejimle mutlu mesut iş tutarken Türkiye’deki temel hakların berbat durumu ile ilgili içlerindeki vicdan azabını hafifletme ihtiyacı.

Bu temel veriler sürdürülebilir mi? Avrupa’nın bu yatıştırma politikası Erdoğan Türkiyesi ile birarada varolmayı ne kadar mümkün kılar?

İncir yaprağından başlayalım. Rejim, 2013'ten bu yana hükümetlerarası ya da hükümet dışı bildiri ve raporlarda ortaya konulan sayısız endişe ve teessüften zerre kadar etkilenmiş görünmüyor. Hukuku ayaklar altına alarak hapse tıkılan tek bir tutsak dahi hapishaneden çıkamadı.

İki istisna Amnesty çalışanları için eski Almanya Şansölyesi Schröder ile Erdoğan arasındaki ve şimdi Deniz Yücel için Almanya ve Türkiye devletleri arasındaki gizli anlaşmalardır.

Keza tek bir hukuka aykırı karar düzeltilmedi. Tam aksine, rejim, Avrupa’dan gelen endişe ve teessüf seslerini “Batılı emperyalistlerinin hapisteki teröristlere desteğinin kanıtları” gibi sunuyor. Buna rağmen, Avrupa’nın açıklamaları ve raporları devamlı otosansürlü, fazla temkinli ve tamamen etkisiz.

TSK’nın Kuzey Suriye'deki Kürt Afrin bölgesine saldırısının yanı sıra Kıbrıs ve Yunanistan'a yönelik tehditleri kınamaktan sistematik olarak kaçınılması en taze örnekler.

Birinci Öneri: Somut ve kararlı bir biçimde harekete geçmeye niyetli değilseniz iyisi mi Ankara'ya çağrıda bulunmak yerine pişmanlık duymaktan, ağlayıp sızlamaktan veya twit atmaktan kaçının.

İncir yaprağının bir parçası, Türkiye halkı ile otoriter rejim arasında varolduğu iddia edilen çelişkidir. Bu bir kuruntudur; mesele “Kötü Erdoğan” ile “Melek Türk halkı” arasında değil.

İkinci Öneri: Rejimin, Suriye Kürtlerine karşı devam eden savaş sayesinde faşist karakteri iyice alevlenen nüfusun ezici çoğunluğundan aldığı ezici desteği hafife almayın.

İncir yaprağının bir parçası da, müzakerelerin bir anlamı kalmadığı için Avrupa Birliği'nin askıya aldığı maddi yardımının Türkiye sivil toplumuna yöneltilmesi temennileri. Bu acil olarak yapılmalı ancak Ankara'nın olası müdahalesini engelleyecek şekilde Brüksel düzeyinde yeni bir programlamaya ihtiyaç duyuluyor.

Üçüncü Öneri: Türkiye'de hukukun üstünlüğünü hayata döndürmek için eldeki kozunuzu gereğinden fazla abartmayın. Türkiye'nin AB üyeliği perspektifinin sona ermesiyle kozunuz tamamen ölü durumda ve zaten bununla çok mutlu oluyorsunuz. Bu nedenle, mevcut Avrupa Birliği fonlarını, özellikle de sürgündeki özgür medya mensuplarının ve özgür akademisyenlerinin ihtiyaçlarına yönelik yeniden şekillendirmek için bir dakikanızı bile heba etmeyin.

Şimdi, Türkiye'nin Rusya ile işbirliği sonucu Güneydoğu Avrupa’da şekillenmeye başlayan güvenlik sorunlarına ilişkin endişeler üzerinde duralım. Tarihsel perspektif göz önüne alındığında Rus-Türk stratejik ortaklığı kocaman bir oksimoron olsa da, kimse, mevcut rejim altında Türkiye toplumunda ve şimdilerde orduda hâkim olan derin anti-Amerikancılığı hafife almamalıdır.

Ankara, Washington ve Batı'yı Kürtlere dostça davranmakla suçladığı ve kendisi de Müslüman Kardeşler ve onun sayısız kolunu kolladığı sürece, şişirilmiş ve askeri açıdan uygulanamaz olmasına rağmen, bundan böyle tek başına hareket edeceğini çağrıştıran kışkırtıcı tavırlarını sürdürecektir.

Akılda tutmak gerekir ki, Batı'nın Türkiye'ye yaklaşımının bir haçlı ruhunu yansıttığını düşünenlerin oranı yüzde 77,6 ve Suriye Kürtleri ile ittifakının bir sonucu olarak ABD’nin, ülkenin bütünlüğü için en büyük tehdit oluşturduğunu düşünenlerin oranı yüzde 54,3 iken Batı'nın, geçmişte Osmanlı İmparatorluğu'na yaptığı gibi Türkiye’yi bölmek için çalıştığını düşünen Türklerin oranının yüzde 87,6’dır.

Yakın bir zamanda yapılan bir başka çalışmaya göre Türklerin yüzde 73'ünün Avrupa Birliği’ne, yüzde 67'sinin NATO’ya bakışı olumsuzdur. Erdoğan'ın demir yumruğu altındaki Türkiye'nin, iki yüzyıllık trendi zorla tersine çevrilerek ve gelecekte Batı ile herhangi bir ilişkiye mahal bırakmayacak şekilde hızla Batı’dan uzaklaştığını da yine akılda tutmakta fayda vardır.

Batıdan uzaklaşma ya da Batısızlaşma, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği umudunu sona erdirmenin yanı sıra, üye ülkelerle iyi ikili ilişkiler açısından son yirmi yıllık kazanımlardan vazgeçmeyi de beraberinde getiriyor. Bazı Avrupa Birliği ülkelerine, politikacılarına ve vatandaşlarına yönelik son yılların saldırgan söylemler, Türkiye’nin tek başına çıktığı yeni yolunun güçlü işaretidir. Avrupa Birliği perspektifi yitirildikçe, ilişkiler silahlı çatışmaya açık hale gelecektir.

Dördüncü Öneri: 1945 Türkiyesi’ni ihya edebileceğinizi hayal bile etmeyin. Bölgedeki Kürt sorunsalını bir bütün olarak anlamakta bile zorlanan Ankara'nın sorunun çözümü için kapasitesinin tamamen yetersiz olduğunu fark etmekte geç kalmayın. Ankara'nın, çözümün değil, sorunun bir parçası gibi göründüğü Batı ile eriyen askeri/stratejik ilişkisini zorla sürdürmeye çalışmayın. Komşuları, özellikle Kıbrıs ve Yunanistan ile olan gerginliği azaltmak için Türkiye’nin Avrupa Birliği ve/veya NATO bağları üzerine oynamayın; tam aksine tüm seçenekler için hazır olun.

AB'nin güneydoğu sınırlarının korunması ve 16 Mart 2016 tarihli sözümona mülteci anlaşmasına gelince, bir kere anlaşmanın Suriye içsavaşının sona ermesiyle er veya geç önemini kaybedecek geçici bir mesele hakkında olduğunu belirtilmesi gerekir. 2015 yazındaki geniş çaplı kontrol dışı hareketler şimdilerde kontrol edilmekte olsa bile, mültecilerin ve göçmenlerin Yunanistan'a doğru hareketleri yavaş da olsa sürüyor.

Ankara'nın düzenli olarak “yığınları salıvermekle” tehdit ettiği Avrupa'ya mülteci ve göçmenler üzerinden şantajda bulunması endişe kaynağı olmasına rağmen, Türkiye’de sıkışmış, herhangi bir gelecekleri olmayan insanların göç potansiyeli açısından kimsenin yapabileceği pek fazla birşey yok. Göç baskısı, gerçek anlamda geri dönüş umudu ortaya çıkıncaya kadar devam edecek.

Beşinci Öneri: Ankara ile ilişkilerinizde iltica/göç faktörünü başlıca olumsuz bir faktör olarak görmeyi bırakın.

Aynı çerçevede, eski cihadçıları kovuşturma işini Türkiye dâhil bölgedeki yetkililere havale ediyosunuz ancak. Avrupalı eski cihatçıların geçmişte ve halen destekçisi olan Türkiye'de gerektiği gibi mahkûm edilmeleri ihtimali sıfıra yakındır.

Altıncı Öneri: Tüm terör karşıtı yumurtalarınızı Türkiye’nin sepetine koyarak boşa zaman harcamayın.

Ve nihayet ballı ticaret ve mühendislik projeleri! Günün sonunda, soğuk ekonomik çıkarların galip geleceği ve işlediği sürece Türkiye ile Batılı ülkeler arasındaki ilişkileri belirleyeceği açıktır.

2016'da Türkiye, 78 milyar avro ile Avrupa’nın 4’üncü ihracat pazarı ve 66 milyar avro ile 5’inci ithalat kaynağı idi. Bu şirketlerin birçoğu her iki tarafta da Avrupalıdır. Avrupalılar da dâhil tüm yabancı şirketler, işgüvenliği, mali ve çevresel düzenlemelerden muaf olan görece bakir bir pazarın avantajlarından yararlanır.

Her ne kadar yavaş da olsa Avrupa ile alışveriş devam ediyor. Avrupa Komisyonu, gerekli çevresel veya stratejik etki analizi olmadan ve yerel alt yüklenicilerin iş güvenliği standartlarına aykırı icraatlarını denetlemeden projeleri finanse ediyor (Türkiye, ölümcül iş kazalarının Avrupa şampiyonudur). Herkes utanç verici bir şekilde, kaynağı ve şeceresi yatırımcılar tarafından ülkeye saçılan nakit paraya gözünü kapatıyor. Benzer şekilde AYB, EBRD, DB ve çeşitli uluslararası veya ulusal kurumlar, hiçbir etki değerlendirmesi olmayan hükümet projelerini memnuniyetle finanse ediyor.

Buna rağmen çok dikkat etmek gerekiyor. Her şeyden önce Erdoğan rejimi yıllar içinde ekonomik yanlışlar biriktirmiş, derinlemesine reformlardan kaçınmış ve sonuçta ekonomiyi ayakta tutmak ve açıkları kapatmak için sıcak parayı cezbedecek yüksek faiz oranlarına bağımlı hale gelmiştir.

Uygun yatırım ve mal güvenliği eksikliği, aşırı yüksek işsizlik, sadece altyapı-enerji-iç tüketim harcamalarına dayalı sınırlı büyüme, zayıf ARGE, beş para etmez eğitim sistemi, doğal kaynak yokluğu, düşük tasarruf oranı, modası geçmiş bir malî sistem, suyu çekilen yabancı doğrudan sermaye ve şimdilerde ciddi bir beyin göçü ile tüm bu yapısal sorunlar tehlikeli bir kokteyl oluşturmakta. Türkiye ekonomisi temelde sürdürülemez bir ekonomidir.

İtalyan şirket yöneticilerinin, Erdoğan'ın devasa projelerini sergilediği pazarda önünde sıraya girdiğini gösteren başlangıçtaki enstantane çok şey anlatıyor. 13 Şubat Salı günü İtalyan hükümeti, İtalyan devi ENI'nin gemisinin özel ekonomik bölgedeki sondaj çalışmasının bir Türk donanma gemisi tarafından engellenmesi üzerine iki savaş gemisini Kıbrıs'a göndermeyi tartıyordu.

Yedinci Öneri: Erdoğan rejiminin tüm mantığının, şantaja, tehdide, kas gücüne ve hukuksuzluğa başvurmaya hazır, rol modeli Rusya'yı örnek alan güç siyasetine dayalı olduğunu unutmayın. Her seviyede her kararın hesapverebilir ve şeffaf olmayan şekilde Erdoğan tarafından alındığı, bu kararların da er ya da geç fiyaskoyla sonuçlandığı Türkiye’de çağdaş bir ekonomi yönetimi bulunmadığını unutmayın.

Bu çerçevede, çok tartışmalı “Çılgın Proje” için ağzı sulanan bütün Avrupa mühendislik şirketlerinin, Avrupa Birliği üyesi ülkeleri de etkileyecek bölgesel bir çevre felaketinin ortaya çıkmasına katkıda bulunacağını aklınızdan çıkarmayın. Son olarak, rejim ile utanmazca imzalanan her ekonomik anlaşmanın, Erdoğan’ın ülke içindeki sultası olduğu kadar ülke dışındaki efeliğini güçlendirmeye yarayacağını unutmayın.