Başkanlık sistemi ilk ciddi sınavında sınıfta kalırken…

2017 yılında, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi oylanırken, AKP’nin temel vaadi bürokratik oligarşinin belinin kırılması ve karar alma süreçlerinin hızlandırılmasıydı. Böylelikle ülkenin güvenliği sağlanacak, ekonomik sorunları çözüme kavuşacak ve Cumhuriyetin 100. yılında Türkiye ilk 10 ekonomi arasında yerini alarak küresel bir süper güç haline gelebilecekti.  

Ancak yürürlüğe girişinin ikinci yılında, başkanlık sisteminin ülkenin kronik problemlerini çözmediği, tam tersine, daha da ağırlaştırdığı görülüyor. Büyüme diğer gelişmekte olan ülkelerin ve uzun dönemli potansiyelin altında kalırken, ulusal güvenlik yakın tarihte hiç olmadığı kadar sorunlu. Danışma ve müzakere mekanizmalarının ihmal edilmesinin sonucunda rasyonel temellere dayanmayan bir politika çerçevesinin benimsenmesi ve Ortodoks yaklaşımların terk edilmesi bu geri gidişte önemli bir rol oynadı.

Türkiye’nin 2001 ve 2008 krizlerine yönelik olarak uyguladığı başarılı politikaların arkasında, anayasal bir kurum olan Ekonomik ve Sosyal Konsey gibi toplumun geniş kesimlerinin karar alma mekanizmalarına katılımı yatmaktaydı. Politikaların başarısında, Yüksek Planlama Kurulu ve Ekonomi Koordinasyon Kurulu gibi ilgili bakanların yanında üst düzey bürokratların katıldığı müzakere toplantılarının da önemli bir katkısı vardı. Başkanlık sisteminin kabulünden itibaren ise bu süreçler merkezileştirildi ve şeffaflık ortadan kalktı. Bu konseylerin yerini sarayda toplanan ve üyeleri bizzat Cumhurbaşkanı tarafından atanan kurullar aldı. Korona pandemisine karşı hükümet tarafından alınan yetersiz ve çelişkili tedbirler, halkın beklentilerini karşılamadığı gibi, bu süreçte, başkanlık sisteminin getirdiği olumsuzluklar sorgulanır hale geldi.

Esasen otokratik sistemlerin, salgın hastalıklarla mücadele gibi olağanüstü tedbirler gerektiren krizlerle mücadelede daha etkin çalışması beklenebilir. Ancak Türkiye’deki durum tam tersi. Kamuoyunda sert tedbirlerin alınmasına yönelik bir beklenti mevcutken, hükümet krizle mücadelede, günlük yaşamı ve çalışma hayatını en az şekilde etkileyecek bir yaklaşımı benimsiyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin tek adam rejimlerinin yegâne avantajından faydalanamadığını söylemek yanlış olmaz.

Salgının erken aşamalarında Türkiye’de kendinden menkul bir iyimserlik hali yaygındı. Sağlık Bakanlığı tarafından Ocak ayında 30 akademisyenden oluşan bir Bilim Kurulu oluşturuldu ve resmi verilere göre ilk Kovid-19 vakası Türkiye’de komşu ülkelerden çok sonra görüldü. Kamuoyu uzun süre bu durumu; hükümetin yerinde tedbirlerinin yanı sıra bol sarımsak yiyip paça çorbası içmesi, Türk genlerinin korona virüsüne dayanıklılığı veya Avrupalıların aksine Türk halkının hijyene olan hassasiyetine bağlı olduğu gibi şehir efsanelerine bağladı.

Maalesef, 10 Mart’ta ilk Kovid-19 vakasının görülmesinin ardından hastalık dünyada eşi görülmemiş bir hızla tüm ülkeye yayıldı. Özellikle umreden dönen 20 bin kişi Türkiye için önemli bir kırılma noktası oldu. Takip eden süreçte Bilim Kurulu toplantıları tabii olarak kamuoyunun yoğun ilgisine mazhar oldu. Ancak, Türk halkı Bilim Kurulu’nun tavsiye ve kararlarını ilk elden öğrenme ayrıcalığına sahip değil. Çünkü kararlar öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunuluyor ve kararlardan yalnızca uygun görülenler kamuoyu ile paylaşılıyor.

Atılacak her adımda Erdoğan’ın ikna edilmesi ve önceden bilgilendirilmesi zorunluluğu, kitlelerin hayatının kurtarılması açısından, doğru adımların hızlı bir şekilde atılmasının elzem olduğu bir ortamda, politika tedbirlerinin alınmasında ciddi bir gecikmeye neden oluyor. Bakanlıklar arasında, parlamenter sistemde alt-kabine grupları şeklinde işletilen diyalog kanallarının eksikliği ve birden fazla bakanlığın koordinasyonunu gerektiren yatay-kesit konularda iletişiminin mutlak suretle Cumhurbaşkanı üzerinden gerçekleştirilmesi zorunluluğu, bu süreçte Türkiye’nin en büyük handikabı oldu. Bununla birlikte, bakanlar, kendilerini halktan ziyade öncelikle Cumhurbaşkanına karşı sorumlu hissettiklerinden dolayı, inisiyatif almaktan çekiniyor ve her adımda öncelikle Cumhurbaşkanının tepkisini önemsiyorlar.  

Türk tipi başkanlık sisteminin dayattığı kesin dikey hiyerarşi, Türkiye'nin kriz yönetimi konusunda deneyimli ajanslarından tam olarak faydalanmasını da engelliyor. Türkiye'nin pandemiye karşı en önemli kozu, İçişleri Bakanlığı’na bağlı Afet ve Acil Durum Yönetim Ajansı’nın (AFAD) saha tecrübesi. Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu ile doğrudan bir koordinasyon halinde çalışabilmesi durumunda AFAD, karantinanın etkin bir şekilde uygulanması ve sağlık personelinin konaklama ve ulaşım gibi ihtiyaçlarının yerinde karşılanmasında kritik öneme sahip olabilirdi. Ancak, stratejik kararlardaki gecikmeler operasyonel gayretlerle telafi edilemeyecek zararlara yol açıyor ve bu durumda, özellikle muhalefet partisi CHP tarafından yönetilen büyükşehirlerde bulunan belediyeler, kanuni görevleri arasında olmamasına rağmen kamu hastanelerine ve üniversite hastanelerine destek hizmeti sunarak bu boşluğu dolduruyor.

Devlet yönetiminde kesintisiz ve tarafsız hizmet sunumu için, özellikle teknik uzmanlık gerektiren hususlarda, orta-üst kademe bürokratlara, en azından bakanlara özerk alanlar bırakılması gerekirken, Türk tipi başkanlık sisteminin özündeki mutlak iktidar anlayışı ve yetki kullanımının merkezileşmesi bürokraside inisiyatif alamayan, aldığında kısa sürede yerinden olan bir yönetici kesimi oluşturdu. Bırakın teknokratları, bakanların dahi inisiyatif alma gibi bir düşünceleri bulunmuyor ve pek çok bakan bilinçli olarak düşük bir profil çiziyor.

Politika oluşturma konusunda inisiyatif alma, yapılması gereken işleri önceliklendirebilme ve bunları açıklayıp uygulayabilme noktasında, kuşkusuz, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak “aileden biri” olması sebebiyle, Cumhurbaşkanını ikna konusunda en avantajlı bakan. Ancak, Albayrak, bir taraftan mevcut kamu maliyesinin yönetimi ve kamu borçlarının sürdürülebilirliği gibi kamu görevlerinin yanı sıra, Erdoğan’a yakın şirketlerin borçlarının çevrilmesi ve gelirlerinin garanti altına alınması gibi birbiriyle çelişen fonksiyonları icra ediyor. 

Nitekim özellikle 2019 yılında, Hazinenin nakit dengesini kısa vadede iyileştirmek amacıyla küçük ve orta ölçekli işlerin hakkediş ödemeleri yapılmazken ve kamuda ciddi bir kemer sıkma politikası uygulanırken; Kamu Özel İşbirliği Projelerine (KÖİ) ilişkin bonkör sözleşme değişikliklerine gidildi ve KÖİ işletmecisi olan Erdoğan ailesine yakın firmaların ödemeleri zamanında gerçekleştirildi.

Salgında halk sağlığı yerine ekonomik kaygılara öncelik verilmesinin bir nedeni de kuşkusuz Albayrak'ın Erdoğan üzerindeki etkisi. Nitekim korona salgını ile mücadelede, Bilim Kurulu üyelerinin sokağa çıkma yasağı ve büyük ölçekli karantinalar gibi kişisel olarak savundukları önlemlerin çoğu, ekonomik maliyetleri nedeniyle uygulanmıyor veya gecikmeli olarak uygulanıyor. Eski hükümet sisteminde Sağlık Bakanının kabine toplantılarını domine etmesi beklenirdi. Şu anda ise Koca’nın diğer bakanlarla doğrudan bir iletişim kanalının olup olmadığı dahi belli değil. 

17 Mart’ta açıklanan hükümetin ekonomi programı halkın beklentilerini karşılamaktan çok uzak. Türkler; Kanada, Fransa ve İngiltere hükümetlerininkine benzer “siz evde kalın gerisini düşünmeyin, biz hallederiz” benzeri bir mesaj beklediler, ancak olmadı. Paket, işverenlerin, işçilerin ve dar gelirli ailelerin evlerine çekildiklerinde ihtiyaçlarını karşılama konusundaki endişelerini gidermekten çok uzak. Hükümet 100 milyar TL tutarında bir paket açıklamış olsa da topluma katkısının bunun oldukça altında olduğu konusunda herkes hemfikir. Sokağa çıkma yasağı gibi halk sağlığına yönelik daha kapsamlı bir önlem paketinin ise daha kapsamlı bir ekonomik paketi gerektireceği açık.

Bununla birlikte, salgına karşı hükûmetin gevşek tutumu, Albayrak’ın normalde birbiri ile çelişen iki endişesini de karşılıyor. Nitekim hem kamu dengeleri hem de KÖİ Projelerini yürüten firmalar açısından krize karşı ılımlı bir ekonomik tepki ideal olacaktır. KÖİ sözleşmelerinde halihazırda kapsamlı devlet garantileri mevcut ve işletmeci şirketlerin bu krize karşı güvenlik korumasına ihtiyaçları yok. Hatta devlet garantilerinin tamamen dövize endeksli olması ve maliyetlerinin bir kısmının da salgından sonra daha da değer kaybeden Türk Lirası cinsinden olması nedeniyle kâr bile edebilirler.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.