Tem 05 2018

Cook: Erdoğan ölür ama Erdoğanizm sonsuza kadar var olur

Foreign Policy yazarı Steven Cook, yazısında yıllar önce Washington'da bir TSK mensubuyla görüşmeye ilişkin anekdotlara yer vererek, Erdoğan ve sonrasını kaleme aldı:

Birkaç yaz önce, Washington’daki bir konferanstaki konuşmamın ardından bir Türk askeri beni sohbet için durdurdu.

Sohbetimiz sırasında Batılı analistlerin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önemini abarttığı konusundaki gözlemini aktardı, “O sadece bir adam ama biz [silahlı kuvvetler] uzun zamandır buradayız ve o gittiğinde de burada olmaya devam edeceğiz” diye ısrar etti.

Bu asker -Temmuz 2016’dan önce yapılmış bir konuşmaydı- ordunun Erdoğan’ı bekleyeceğini, ve o görevden ayrıldığında AKP öncesi statükoya dönüleceğini öne sürüyordu.

Erdoğan seçimleri kaybeder, emekli olur ya da ölürse Türk siyasetinin otomatikman değişeceği fikri sadece benim tanıştığım askere ait değildi. Birçok Türk akademisyen, gazeteci ve milletvekili de bu şekilde Türkiye’nin yeniden demokrasiler kulübüne katılacağına yönelik umutlarını dile getirdi.

Bu kanaatleri analistik bir hükümden ziyade umut ve inanç meselesi. Erdoğan ve partisi Türkiye’yi geri dönülmez bir biçimde dönüştürdü. Türkiye demokratikleşme reformlarını kalıcı olarak geri çeviriyor ama bu tek örnek değil. Macaristan’ın Viktor Orban’ı ve Polonya’da Jaroslaq Kaczynski’nin Hukuk ve Adalet Partisi güvenlik adına hukuk devletini, demokratik değerleri ve insan haklarını yok ediyor.

Bunlar göçmen krizinden önceki gelişmelerdir, ancak Afrika ve Ortadoğu'dan Avrupa Birliği'ne sığınmak isteyen çok sayıda insan Orban ve Kaczynski'nin mesajını politik olarak daha güçlü hale getirdi ve böylece demokratik kurumların ve liberal değerlerden geri dönülmesine sebep oldu.

Gözlemciler genellikle bu liderleri sahte illiberal demokrasiler, Türkiye’yi ise seçimle gelen otokrasi olarak tanımlıyorlar. Orban, Kaczynski, ve Erdoğan’ın toplumlarının geleceğine dair dile getirdiği vizyon çok sayıda insana hitap ediyor ve mantıklı geliyor.

Macar ve Polonyalı liderler AB’nin temelini oluşturan liberal ilkelere karşı muhalefet yaptılar. Türkiye’deyse AKP’nin programı en iyi dindarlık, refah ve güç diye özetlenebilir. Bu üç ülkede de seçmenler bu liderleri ödüllendirdiler.

Yine de tüm bu başarılarına rağmen Türk, Macar ve Polonyalı liderlerin muhalifleri var. Türkiyeli seçmenlerin yarısı 15 yıl boyunca AKP ve Erdoğan’a karşı çıktı. 2016’da Orban, göçmenlerin Macaristan’a girmesini engellemek için referandum düzenledi. Öneri oy verenlerin yüzde 98’inin desteğini alsa da siyasi rüzgarın etkisiyle öneri, gerekli olan yüzde 50’nin altına düştü.

Ama önemli olan Türkiye, Macaristan ve Polonya’nın liderlerinin muhalefete karşı nasıl yeni kurumlar kurdukları, var olanları nasıl manipüle ettikleri oldu. Resmi kurumlar hukuk, kararname, düzenleme ve kanun formlarında geldiler ama kökenleri politik mücadelelere dayanıyor ve genellikle bu çatışmalarda kazananların çıkarlarını yansıtıyordu.

Resmi olmayan kurumlarsa yazılı olmasalar da resmi olanlardan daha az güçlü değiller. Bazen pratiğe dayalı bu normlar, yazılı kurallardan daha güçlüdür.

Bu kurumsal manipülasyonun en iyi örneği AKP’nin Erdoğan’ın ailesine yönelik yolsuzluk soruşturmasını parlamenter çoğunlukla engellemesi oldu. Yolsuzluk iddialarından bu yana Erdoğan, 2015'te sevmediği bir seçimin sonuçlarını tersine çevirmek için kurumları manipüle etti, muhaliflerini destekçileriyle dolu mahkemelerde yargıladı ve cumhurbaşkanlığı olağanüstü güçler verecek anayasa değişikliklerine ilişkin bir referandumda kazanmak için seçim kanunlarını yıktı.

AKP yargı sistemini gazetecileri tutuklamak, medya sektörünün sahiplik yapısını değiştirmek için kullandı. Basına yönelik bu saldırılar, TRT ve Anadolu Ajansı’nın AKP’nin bir kolu haline gelmesiyle birlikte bağımsız gazeteciliğe yer bırakmadı.

Son seçimlerde Anadolu Ajansı, Erdoğan’ın zaferini Yüksek Seçim Kurulu’ndan önce ilan etti. Bu, Erdoğan'ın televizyonda yer almasını, başka bir başkanlık dönemini nezaketle kabul etmesini sağladı. Bu durum, YSK’nın, AA’nın projeksiyonuna ters düşmemesini ve böylelikle YSK’yı AKP’nin seçim tiyatrosunda önemsiz bir yardımcı haline getirdi.

AKP dönemi boyunca yapılan kurumsal manipülasyon ve inovasyonlar, Erdoğan’ın hedefinin, o gittikten sonra da gerçekleşmesini sağlayacak. Bunun sebebi, kurumların, artık onlara ihtiyaç kalmasa bile varlıklarını sürdürmelerinden kaynaklanıyor.

Bu kurumsal değişimin imkansız olduğu anlamına gelmiyor. Sadece mevcut kurumlar ve önceki yenilikler bağlamında revizyonlar gerçekleşiyor. Örneğin, Mısır’ın basın ve sivil toplum örgütlerine yönelik sınırlandırıcı yasalarının kökeni 1950’lere ve 1960’lardaki yasaların revizyonlarına dayanır.

Bu şekilde otoriteryenizm kendi üzerine inşa olur. Sonunda dağılabilir, ancak karşılıklı olarak politik ve sosyal düzeni zayıflatan bir devrimden kısa süre sonra, kurumlar toplum üzerinde kalıcı bir etkiye sahip olacaktır. Mısır’daki 2011’den beri gerçekleşen tüm aşikar değişimlere rağmen ülkenin siyaseti, Cemal Abdünnasır ve Özgür Subaylar’ın 1950'lerde kurduğu bir sistem etrafında dönüyor.

Sosyal bilimcilerin verileri demokrasiye geçiş süreçlerinin genellikle başarısız olduğu yönünde: Bazı ülkeler demokrasiyi kaybediyor, sadece nadir durumlarda demokrasilerini geri kazanıyorlar. Fransa ancak Vichy hükümeti ve Nazi Almanya’sının yenilmesinin ardından yeniden demokratik hale geldi.

Macaristan ve Polonya demokrasiye geçişin parlak örnekleri olacaktır. Bu ülkeler, AB üyeleri gibi demokrasilerle görünüşte paylaştıkları demokratik ideallere ulaşabilirler, fakat Orban ve Kaczynski'nin yaptıkları yüzünden bu hedefe giden yol uzun ve zor olacaktır. Türkiye için de şüphesiz ki ordu, Erdoğan’dan daha uzun sürecek, ancak Erdoğancılıktan fazla süreceği açık değil.

 

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar